Perspektif kurallarının geçerli olmadığı bir yerdeyim. Hatta eminim ki burada tüm kurallar tersine işliyor. Yakınımda olanı küçük, uzağımda olanı büyük görüyorum. Belki de yakınımı küçümsüyor, uzaktakini gözümde büyütüyorum.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Çizgili Pijamalı Çocuk kitabı benim için çok sarsıcı bir okuma deneyimi oldu. Hikâye, II. Dünya Savaşı’nın en karanlık günlerinde sekiz yaşındaki Bruno’nun gözünden anlatılıyor. Bruno, babasının görevi yüzünden Berlin’den taşınıp “Out-With” (aslında Auschwitz) adını verdiği yere gelir. Burada, tel örgülerin diğer tarafında “çizgili pijama” giymiş insanlarla karşılaşır. O, ne olup bittiğini tam anlayamaz; ama biz okurlar gerçeğin ağırlığını hissetmeye başlarız.
Kitabın en çok dokunan yanı, masumiyet temasını bu kadar güçlü hissettirmesi. Bruno, saf merakıyla tel örgülerin ardındaki çocuklardan birini, Shmuel’i tanır. İkisi arasındaki dostluk, hem çok naif hem de çok derin. Savaşın, önyargıların ve nefretin arasında, sadece iki çocuğun arkadaşlığı kalır geriye. Bu yüzden de hikâye, aslında insanlığa dair çok daha büyük şeyler söylüyor.
Karakterler bu temayı destekliyor. Bruno meraklı, saf ve masumiyetin kendisi gibi. Shmuel ise içine kapanık, ürkek ama sessiz gücüyle dikkat çekiyor. Bruno’nun babası Nazi subayı olarak sistemin karanlık yüzünü, annesi ise sessiz kalışıyla seyirci olmanın yükünü temsil ediyor. Aslında aile, toplumu simgeliyor kimileri aktif fail, kimileri ise susarak suça ortak.
Semboller de çok güçlü kullanılmış. Çizgili pijama, kamptaki insanların kimliksizleştirilmesini anlatırken; tel örgü hem sınırları hem de dostluğun önündeki engelleri simgeliyor. Hatta Bruno’nun evi bile, normal kalma çabasının içinde gizlenen ikiyüzlülüğü yansıtıyor.
Yazarın dili ise çok özel. Çocuk gözünden yazıldığı için anlatım sade, masalsı ve bazen yanlış telaffuzlarla (“Out-With”, “Fury”) dolu. Bu dil, hikâyeyi daha da masum kılıyor ama bir yandan da okura, gerçeği bildiği için büyük bir hüzün yüklüyor.
Benim için Çizgili Pijamalı Çocuk, tarihsel bir roman değil; daha
Bir aradayım..
İki bina arasında, loş bir geçitteyim. İki binanın da gölgesi düşüyor üstüme. Boğuluyormuşum gibi hissediyorum. İki insan arasında kalmaktan farkı yokmuş diye düşünüyorum.
Madeline Miller’ın Ben, Kirke kitabını okumaya başladığımda aklımdaki tek şey şuydu:
“Aa evet, Odysseus’un yolculuğunda çıkan o büyücü kadın.”
Açıkçası çok da önemli görmüyordum onu. Ama sayfalar ilerledikçe fark ettim ki Kirke aslında o kocaman destanın arkasında saklanmış, sesi hiç duyulmamış biriymiş.
Ve Miller onu öyle bir konuşturuyor ki, bir yerden sonra Kirke’nin yalnızlığını, öfkesini, hatta gururunu kalbimde hissetmeye başladım.
Kirke bana en çok “ait olamamak” duygusunu hatırlattı.
Ne tanrıların parlak dünyasında yer bulabiliyor, ne de insanların kırılgan tarafına yaklaşabiliyor. Hep arada, hep eksik.
Büyüsü de aslında bir tür hayatta kalma biçimi gibi. Başkalarının gözünde tehlikeli, ama onun için nefes almak kadar gerekli.
Düşününce biz de bazen en çok sakındığımız, en yanlış anlaşılan yanlarımızla aslında ayakta duruyoruz.
Miller’ın dili akıcı, ama koşturarak okumuyorsunuz; sindirerek, durup düşünerek ilerliyorsunuz.
Özellikle Kirke’nin iç seslerini okurken “ya ben de böyle hissetmiştim” dediğim çok oldu.
Sanki bir efsane değil de, çok yakın bir arkadaşım hayat hikâyesini fısıldıyormuş gibi hissettim.
Kitabı kapattığımda şunu düşündüm:
Ben, Kirke sadece bir mitoloji anlatısı değil. Daha çok, “hep yan rol” diye görülen kadınların aslında ne kadar güçlü ve derin bir hikâyeye sahip olduğunun kanıtı.
Bu yüzden bence mitoloji sevmeyen biri bile Kirke’nin mücadelesinde kendinden bir parça bulabilir.
Ben buldum, eminim siz de bulursunuz.
Peki size sorayım: Siz hiç kendi hikâyenizde “yan karakter” gibi hissettiniz mi?