Kitap hakkındaki düşüncem çok olumlu. Düşündüren, analiz ettiren, bağdaş kurduran en çok da modernite ile karşılaştırılan bir roman, ki çok ilgi çekici yapan yanı da en azından bana göre.
Kitap eski dönemde yazılmasına rağmen (1932) bence çok klas fikirler ve hayal gücü barındıran distopik bir roman.
Teknolojinin insan hayatı üzerindeki etkisinden söz edilen Kitapta yaşanılan dönemden 600 yıl sonrası, yani 26. yüzyılda yaşanacak dönemde, insanların özgür iradelerinin kısıtlanarak ve aynı zamanda teknolojik gelişmeler ile istedikleri kadar mutlu, sağlıklı ve zeki oldukları bir yaşam sunuluyor. İnsanlar sınıflara ayrılarak, aşırı dozda mutluluk salgılayan ilaçların kullanımıyla ve cinsel hayatlarını serbest bir şekilde yaşıyorlar. Tabi bu teknoloji ile kontrol altına alınıyor.
Kitapta 17. Bölüm gerçekten mükemmel, sanırım kitabın en harika bölümü. Kontrolü sağlayanların liderlerinden biri ile kontrol altında olan ve bunun farkına varan kişi arasında çok güzel diyaloglar geçiyor. Buraya bölümün hepsini yazmak isterim aslında ama ağır spoiler içerir diye yazmayacağım.
Ama bölümde ikili arasında geçen en çok ilgimi çeken yerlerden birini paylaşmam lazım.:)
Aralarında geçen tartışmada, kontrolü sağlayan adam insanlar tanrıya inanırlar çünkü öyle şartlandırılmışlar diyo, kontrol edildiğinin farkına varan kişi ise tanrıyı düşünmek hakkında şöyle bir şey söylüyor:
- tek başınayken tanrıya inanmak doğaldır; yalnız başına, gecenin bir yarısında, ölümü düşünerek...
+ Fakat şimdilerde insanlar hiç yalnız kalmıyorlar. İnsanların yalnızlıktan nefret etmelerini sağlıyoruz ve yaşamlarını hiç yalnız kalmayacak şekilde düzenliyoruz.
Burası o kadar hoşuma gitti ki, inanılmaz sevdim.
Bugünlerde de yalnız kalmamak için icat edilmedik şey kaldı mı? Düşünmememiz için yapmadık şey kaldı