Ben karanlık değil miyim, sen ışık değil misin?
Ben yas değil miyim, sen düğün değil misin?
Ben yıkık bir yer değil miyim, sen mâmur değil misin?
Ben cisim değil miyim, sen can değil misin?
Senin gönül iğnenden geçebilmek için
Beyaz bir iplik gibi sabırla bekledim.
Dik beni, oya oya işle örtüne
Kalksın kaç katsa perdelerim
Beni sinene yama yap
Gizli kopçalarım iliklensin.
Çözülsün gizli benliğim
Çokluğumu gider
Kumaşımda yer kalmasın kesilecek
Söke söke düğmelerini,
Fethedeyim her ilmeğini.
- Gördü. Bir adam gördü kırbaç cezasına çarptırılan. Anlattı ne gördüyse bir bir: "Bir gün Bağdat'ta bir adam gördüm. Kırbaçlandığı halde çıkmıyordu sesi. Sonra zindana götürdüler onu. Peşine takıldım ve niçin dövüldüğünü sordum. Bir kadına âşık olduğundan bu hâle düştüğünü söyledi. 'Bu kadar acı çektiğin hâlde neden ses çıkarmadın?' diye sordum. 'Sevgilim bana bakıyordu,' dedi. Bunun üzerine kendisine, Ya yüce Allah'ın seni hep gördüğünü bilseydin!' dediğimde, haykırarak yere düştü.
- Ama bundan daha da önemli bir sıkıntı hemen her yerde birbirimizin işine karışıp hayatı dar etmek için kullandığımız kırmızı çizgiler. Türkiye’de iki şey hemen göze çarpıyor: Biri farklılığa olan alerji (bkz: Nuri Bilge Ceylan’ın Türk halkı üzerine gözlemleri), ikincisi de kamusal alanla bireysel alan arasındaki farklılık, tam bir ikiyüzlülük. Kendi hayatımızda hiçbir yerde uygulamadığımız, uygulayamayacağımız kriterleri birbirimize dikte etmekten vazgeçmediğimiz ve modern tabirle “duyar kasmak”ta ısrar ettiğimiz sürece, ülkemizdeki tüm orijinalite potansiyelini yok eden tek tipleşme ve entelektüel çölleşmenin önüne geçmemiz mümkün olmayacaktır. İnovasyonun norm olduğu bir çağda da herkesin birbirine benzediği bir toplumda yaşamayı kim ister bilmiyoruz...