Onu boğan, nerden geldiğini kesinlikle bilmediği bir duyguyu, yağmur altında, ışıksız tüm dükkanların kapalı, vitrin ışıklarının sönük olduğu yağmur altında, iki yanında kapalı dükkanların, ışıksız vitrinlerin sıralandığı loş caddede (o bunların hiçbirini görmüyordu), ışıksız ara sokaklarda, yağmurların altında yürüyerek yenmeye çalışıyordu.
İnsanlar öldüğünde havalanan küçük kuş, yaşarken bedenlerinin neresindedir acaba? Kaşarlının çatında mı, kafasının üstünde mi yoksa kalbinde bir yerlerde mi?
Özel yargılarını açığa vurmaktan hiç hoşlanmazdı. Namusluydu; yani başından öyle pek şerefsizce bir olay geçmemişti. Pek bencil olduğu için, evlenmemişti de. Kalın kafalı değildi ama zekasını göstermekten de asla hoşlanmazdı. Bir de dağınıklığı, heyecanı sevmezdi. Hatta, heyecanı bir ruh dağınıklığı sayardı. Son yıllarda tatlı, uyuşturucu bir konfora, devamlı bir yalnızlığa dalmıştı. Ara sıra, şöyle hatırı sayılır kimselerin evlerine gidiyordu. Ama kendisi, ta gençliğinden beri konuklardan hiç hoşlanmazdı.
Oysa, yazmayı çok seviyorum. Çok mu güç yazmak? Belki direnmeliydim. Yani üstelemeliydim. Belki dilediğim kafiyeleri bulabilirdim. Ya da hayatımdan bir ya da iki roman çıkarabilirdim. Olmadı.
Ve kendine soruyorsun: Nerede hayallerin? Ve başını sallıyor, şöyle diyor: Yıllar ne çabuk geçiyor! Ve yine soruyor kendine: Ne yaptın buca yılı? En iyi zamanlarını nereye sakladın? Yaşadın mı yaşamadın mı? Baksana, diyor kendine, baksana, yeryüzü nasıl soğuyor. Daha yıllar geçicek ve peşinden kasvetli yalnızlık gelecek, bastonlu, titrek yaşlılık gelecek, peşinden de sıkıntı ve bunaltı. Fantastik dünyan ağaracak, donacak, hayallerin kaybolacak ve ağaçlardan düşen sarı yapraklar gibi dökülecek...