ays

ays
@Supangle
Burası benim krallığım.
bir hayvanı incitmek, bizi Tanrı’ya bağlayan bağı zedelemek anlamına gelir. Onu ölüme terk etmek ise bu kutsallığı yok etmekle eşdeğerdir. Kendini ölümsüz zanneden bir yaratığın ölümünde dayanılmaz bir şey vardır çünkü. İnsanın onuruna dokunan bir şey vardır.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Etrafındaki kişiler azaldıkça, Olenka kendi ruhunun ıssızlığıyla baş başa kalır. Çarşıya pazara çıktığında konuşacak bir şey bulamaz olur. Çünkü aslında konuşacak bir şeyi yoktur. Yavaş yavaş anlar ki, hiçbir zaman kendine ait düşünceleri olmamıştır. Bunca zaman etrafındakilerin söylediği şeyleri tekrar ederek yaşamıştır. Bunu anladığı ölçüde acılaşır ve sessizleşir. Belli ki Çehov’un fark etmemizi istediği şey de budur: Yaşamını başka insanların hikâyeleri üzerine kuran kadınlar, bir gün hikâyesiz kalırlar. Yaşlandıkça yalnızlaşırlar. Hayatlarının sonunda “pelin otunun acılığı” gibi bir tat kalır ağızlarında.
Hayatta ne çok şeyin biz fark etmeden kendiliğinden olup bittiğini düşündüm. Kimi felaketler gerçekleşmeden dağılıp yok olduğu gibi, bazı güzellikler de biz onları göremeden önümüzden geçip gidiyordu. Senelerce yan sokakta oturup hiç tanışmadan yaşadığımız insanlar. Bunların arasında tanısak belki çok seveceğimiz bazıları. Okulda aynı sıraları paylaşıp hiç yüz vermediklerimiz. Bir nedenle dikkatimizden kaçanlar. Belki de başka bir yöne baktığımız için görmediklerimiz. Biz onları yakalayıp tutamadan yok olup giden olasılıklar. Hepsi küçücük detaylara gömülü. Çoğu kaçırılmış olan. Binilmemiş bir otobüste, girilememiş bir derste, gidilmemiş bir arkadaş toplantısında bizi uzun uzun beklemiş, sonra solup gitmiş fırsatlar. Ya da dibimize kadar gelip bize dokunmadan geçmiş felaketler. Uzun sürmüş ama sonunda atlatılmış bir hastalık. Biz geçtikten hemen sonra düşen bir tuğla, çatıdan sarkan bir buz parçası ya da çürüyüp içi boşalmış bir ağaç dalı. Anlık kararlarda gizlenen kurtuluşlar. “O sabah işe gitmedim”ler, “bunların olacağını nereden bilebilirdim”ler, “aslında uçağı kaçırdığıma üzülmüştüm”ler…
Evet, Iris Murdoch haklıdır: “Erkekler var olur, kadınlar sahip olur.” Bu tespitin bir okuması kadınların iyi birer tüketiciye dönüştürülüp etkisiz hale getirildiği ise, diğer okuması da yukarıdaki gibidir. Doğrudur, kadınlar var olmaktan çok, sahip olarak tamamlarlar hayatlarını. Susturulmuş arzuların, gerçekleşmemiş hayallerin, kanserleşmiş mutsuzlukların sahibidir onlar. Erken kaybedilmiş çocuklukların yasını taşır, kaybedilmiş umutların çetelesini tutarlar. Sabır sahibi olurlar, sinir sahibi olurlar, dert sahibi olurlar. Yaşadıkları evlerin koridorlarında sessiz hayaletler gibi dolaşırlar. Kapının onlar için çalmasını bekleyerek… Bir gün..
Basit şeyler. Kimsenin kimseye sahip olmayı aklından bile geçirmediği, yan yana huzurla durabildiği anlar gibi şeyler. Ama sadece bunun için bile kadınlar öldürülür bizim ülkemizde. Sokağa çıkıp yürümeye cesaret ettikleri için, bir-iki saat saçlarını rüzgâra verip durmak istedikleri için ya da tek bir geceyi evden uzakta geçirmeyi göze aldıkları için. Av hayvanları gibi takip edip vururlar onları, saklandıkları yerlerden çıkarıp linç ederler, kalabalıklar önünde teşhir ederler. Böyle yaparlar ki, başka kadınlara ibret olsun. Onların da gözleri korksun ve bir daha var olmaya teşebbüs etmesinler. Önlerine atılan birkaç parça eşya ve yarım yamalak iki sevgi sözcüğü ile idare etsinler. Hepsi birer mahpus gibi, dantelli perdelerle sıkı sıkı örtülmüş pencerelerin ardında yaşayıp gitsinler. Yetenekleri körelsin, ışıkları sönsün, umutları kararsın. Ta ki her şey için çok geç olduğunu fark edene kadar.