Charlotte Brontë’nin yaşamı, bir kadının yazabilmek için kaç erkeğin iradesini hiçe sayması gerektiğinin öyküsü gibi gelir bana hep. Eğer bir kadınsanız ve yazmak istiyorsanız, babanızdan başlayarak, hayatınıza giren erkeklerle birer birer hesaplaşmanız gerekecektir.
“Kadından şair olmaz,” diyeceklerdir size. Demeseler bile hissettireceklerdir. Felsefeciyseniz, kadın filozofların kıtlığından dem vuracaklardır. Mizah yapıyorsanız, en iyi ihtimalle gülümsetebilirsiniz insanları. Kahkahalarla güldürmek “uygunsuz” kaçacaktır. Roman yazıyorsanız, romandaki erkek karakterleri yeterince iyi temsil edip etmediğinize bakılacaktır hemen. Kadınların, kendilerinden başka kimseyi anlatamadığı ve sadece kadın hikâyeleri yazabildikleri düşünülür çünkü.
Kötüyseniz, hiç acımadan yerden yere vururlar. İyiyseniz, ağızlarının içinde yuvarlayarak, “kadın romancı” derler. İyi romancı deseler yetecektir halbuki.