Melankoli taşranın şanındandır. Benim için taşralılık bir şey. Çocukluğumdan beri peşimi bırakmayan bir dışarıda kalma, geç kalma, eksik olma duygusu. Buralara gelirken, tepeme çullanacağını biliyordum. Belki yine aynı nedenle, dünyayı kalın bir camın arkasından seyrediyor olmak da beni hiç şaşırtmadı. Orada durmaya alışığım.
Büyümenin bana da pek faydasi olmamis ki, iste hâlâ ayni divanin üzerinde oturmus pencereden diçari bakiyorum. Dünya orada duruyor. Ama dokunamiyorum. Her sey önümden büyük bir hizla akip gidiyor. Bense çocuklugun o yalniz ve sıkıntılı ögleden sonralarindan birinde sıkışmış bekliyorum.
"Çocuklugumu yeniden bulabilmek için dua ettim ve sonunda geri geldiginde fark ettim ki, her sey eskisi kadar zordu ve büyümenin hiçbir faydasi olmamisti."
Burada boş boş oturup denize bakmak mümkün değil. Onun için ruhum dinlenmiyor. Ne yaparsam yapayım bir türlü sakinleşemiyorum. Günlerdir (galiba) Memduh Şevket Esendal’ın aşağıdaki sözleri dönüp duruyor kafamda:
‘Türk insanı asla tembel değildir ama aceleciliği de sevmez – acelecilik şeytanî, sabır rahmanîdir. Türk, keyif dediği ve istemek ya da düşünmek zahmetine girmeden, bir bitki asudeliği içinde yarı uyur vaziyette geçirdiği dinlenme saatini asla feda etmez.“
Şehirlerde kısılmış olanlarımız, bir vakittir aynı sentetik hayatı sürdürüyoruz. Tavanı, gökyüzü hissi verecek şekilde aydınlatılmış alışveriş merkezlerine gidiyor, ahşap görünümlü plastik sandalyelerde oturuyor ve çaya benzeyen kehribar rengi sıvılar içiyoruz. Arada biri kalkıp, ‘Bu da çay mı yahu!’ diyor. Ama sonra nasıl olsa unutuluyor. Yapay çimlerin üzerine yerleştirilmiş naylon çiçeklerle bezeli lokantalarda, tavuk olmayan tavuklar yiyoruz. Çocuklarımızı dört duvar arasında ekran karşısında büyütüyoruz. Başkalarının hayatlarını seyrettiğimizde onların da yaşamış kadar olacaklarını umuyoruz.