... sabahın gecenin içinden doğması gibi uykusunun içinden doğacağını bilirdim. (...) dudaklarını bana uzatır, ben o dudakların sessiz bir bahçenin güneş doğmadan önceki tatlı serinliği gibi huzur veren diriliğini tadardım.
Tut ki uzlaştık, tut ki yeniden uzlaştık diyelim, n'olacak?
...
Her şey birbirine berbat biçimde bağlı, tarih bunun kanıtı değil de ne?
Hatta yaşayacağına tutup sana kanıtlamaya kalkıyor, her şey kötü diyor, işler berbat, büyük bir uyumsuzluğun içerisindeyiz diyor, ne kadar çabalasan da çabalamaların toplumsal kurumlarla örtüyor her şeyi, tarihin kendisiyle, iyon biçemiyle, ne bileyim, Rönesans dönemi sevinciyle, romantizmin teninde çiçek açan hüznüyle örtüyor, böyle böyle, gidiyoruz yolumuza biz de,
köpekler salsınlar peşimizden.
Arzunun Kibutzu, ne ruhun, ne aklın yalnızca arzunun… Bu arzu denen şey, anlatılmaz, anlaşılmaz güçlerin belirsiz bir tanımı olsa da, orada ve o an, etkin biçimde duyumsuyordu bunu, her yanlışta, her atılışta, öne fırlayışta bizzat vardı, insan olmak buydu, hayır bir beden artı bir ruh bir öz değil, tam tersi, birbirinden ayrılamaz parçalarıyla bu bütünlüktü insan olmak, yoksunluklara ve başarısızlıklara, bozgunlara karşı sürekli başkaldırı, insan olmak, şairlerden çalınmış olan her şeye, herhangi bir yere duyulan güçlü ve yakıcı özlemin, sonra başka başka yön ve yol göstericilere yaşamın kendini kaptırabileceği yerlerin, adların, unvanların karşısına dikilmek insan olmak.”
"
...
İnsan kurbağadan türemiştir. Bir yarasa gibi kör, bir kelebek gibi sarhoş.
...
Kelebekler mantarlar üzerine nasıl konarsa 'Bir güldür bir gül. En zalim aydır nisan. ' her şey yerli yerine ve her güle bir yer. Bir güldür, bir güldür, bir güldür. ''