Mehmet Rauf’un Eylülü, Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı olarak anılsa da, sadece bir edebi dönüm noktası değil; aynı zamanda insan ruhunun en derin ve en karmaşık hislerini anlatan bir eser. İçine kapanık, melankolik bir adam olan Süreyya, onun zarif ve iç dünyasında fırtınalar kopan eşi Suat ve dostları Necip arasında filizlenen ama kelimelere dökülmeden yaşanan bir aşk hikâyesi… Eylül, basit bir yasak aşk romanı değil, duyguların ince ince işlendiği, okuyucuyu derin bir hüzne boğan bir ruh çözümlemesi.
Roman boyunca Suat ve Necip’in duyguları, büyük bir sabırla, ince detaylarla işleniyor. Ne açıkça itiraf edilen bir aşk var ne de büyük olaylarla alevlenen bir tutku… Ama her satırda, her bakışta, her iç monologda derin bir sevda seziliyor. Mehmet Rauf, olaylardan çok, karakterlerin iç dünyasına odaklanarak, aşkın heyecanını değil, çaresizliğini anlatıyor. Çünkü bu, sonbahar gibi bir aşk: Başlamadan bitmeye mahkûm, sararmış yapraklar gibi solgun ve kırılgan.
Romanın dili, dönemin Servet-i Fünun edebiyatına uygun olarak oldukça süslü ve zaman zaman ağır. Ama bu ağır dil bile, anlatılan duyguların yoğunluğuyla birleştiğinde okuyucuyu içine çekiyor. Özellikle Suat’ın iç dünyasını okurken, onun bocalamalarını, çaresizliğini ve içinde büyüyen yasak aşkı hissetmemek imkânsız.
Ve elbette, romanın sonu… Eylül, sadece bir mevsimin adı değil, aynı zamanda bir vedanın, bir sonun, bir kaçınılmazlığın simgesi. Final sahnesi, okurun yüreğinde bir ağırlık bırakıyor. Çünkü bazen en büyük aşklar, en çok susulan, en az yaşanan aşklar oluyor.
Bu kitap, sabırsız okuyucular için belki de fazla durağan gelebilir. Ama duygu yoğunluğunu, karakterlerin iç hesaplaşmalarını sevenler için Eylül, gerçek bir edebi şölen. Ve belki de en önemlisi, bize şu gerçeği hatırlatıyor: Bazen en