Zeytindağı’nı okurken, kendimi sanki yazar Falih Rıfkı Atay’ın yanında, çökmekte olan bir imparatorluğun tozlu yollarında yürürken buluyorum.
Onun savaş yıllarında gördüğü dağınıklık, askerlerin perişan hâli ve Cemal Paşa’nın sert yönetimi, bana yalnızca tarihsel bir tablo sunmuyor; aynı zamanda derin bir vicdan muhasebesi yaşatıyor.
Bu eseri değerli kılan bir başka nokta da, Atay’ın yakın çalışma arkadaşı olan Mustafa Kemal Atatürk’ün kitaba büyük önem vermesidir; Atatürk, Zeytindağı’nı Osmanlı’nın son dönemine tutulmuş dürüst bir ayna olarak görmüş ve Atay’ın tanıklığına her zaman ayrı bir değer atfetmiştir.
Ben de okur olarak, bu satırlarda sadece bir hatıratı değil, bir milletin nasıl tükenişe sürüklendiğini ve bunun birinci elden tanığının iç hesaplaşmasını tüm çıplaklığıyla hissediyorum.
Hayat, görünmez bir yürüyen bant gibi akar gider.
Önce emeklersin… Dünyayı tanımaya çalışırsın.
Sonra koşarsın… Her şeye yetişmek, her şeyi yaşamak istersin.
Bir gün durup düşünürsün… Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini fark edersin.
Ve sonunda yavaşlarsın… Adımların ağırlaşır ama anıların çoğalır.
İnsan ister istemez o tuşlara bakar:
“Keşke geri sarabilsem çocukluğumu…”
“Keşke bir anlığına durdurabilsem en güzel günlerimi…”
Ama hayatın kumandası bizim elimizde değildir.
Biz sadece o akışın içinde bıraktığımız izlerle yaşar gideriz.
Bu yüzden her ânı, sanki “pause”a basabilirmişiz gibi kıymetli bilmek gerekir.
Taslağımda kalmasın;
Bu kitabı okurken rahatsız edici bir dürüstlükle yüzleştim: Ben, zorlukla karşılaşınca çoğu zaman koşulları suçluyorum. Oysa Frankl’ın söylediği şu cümle kitabın omurgası gibi duruyor:
“İnsanın elinden her şey alınabilir;
bir şey hariç: koşullar karşısında tavrını seçme özgürlüğü.”
Bu cümleyi okuduktan sonra dönüp kendime baktım. Benim koşullarım Frankl’ın yaşadıklarıyla kıyaslanamayacak kadar hafifken, ben ne kadar çabuk vazgeçiyorum? Burada kitap bana şunu hissettirdi: Dayanıklılık, dış koşulların hafiflemesiyle değil, iç tutumun güçlenmesiyle ilgili.
Bir diğer vurucu cümle şuydu:
“Yaşamak için bir nedeni olan insan, hemen her nasıla katlanabilir.”
Bu alıntı bana, motivasyonumu genelde keyif ve rahatlık üzerinden kurduğumu fark ettirdi. Oysa Frankl, insanın hayatta kalma gücünü mutluluktan değil, anlamdan aldığını söylüyor. Yani iyi hissetmek için yaşamıyoruz; yaşadığımıza bir anlam verdiğimizde iyi hissetme ihtimali doğuyor.
Kitap boyunca acının kutsanmadığını, aksine anlamsız acının insanı tükettiğini gördüm. Ancak kaçınılmaz acı söz konusuysa, ona verilen anlam insanı ayakta tutabiliyor. Bu da bana şunu düşündürdü: Hayatın yükünü hafifleten şey, yükün ağırlığı değil; o yükü neden taşıdığını bilmek.
Bu kitabı bitirdiğimde kendimi “daha güçlü” hissetmedim. Ama daha sorumlu hissettim. Çünkü Frankl, insanın her koşulda mutlu olmak zorunda olmadığını; ama her koşulda tavrından sorumlu olduğunu ima ediyor. Bu sorumluluk hissi, ürkütücü olduğu kadar özgürleştirici de.
Bazı kitaplar bitince motive eder, bazıları düşündürür.
Bu kitap, beni susturup içime baktırdı.