Bu kitap gerçek bir hikayeden yola çıkılarak uyarlanmıştır.
Böyle başlayınca metne, yaşanmış olan bir olaya şahitlik etmek insanı daha çok içine çekiyor. Kurgusal olanda zihin hep bir yerlerde gerçek olmadığını bildiği için pek bir rahatsızlık duymuyor. Ama gerçek öyle mi? Gerçek rahatsız eder. Gerçek kendine getirir, kimi zaman da kendini kaybettirir.
Oysa bazen gerçek bir olaya şahit olmak istemez insan. Bu kitapta da keşke buna şahit olmasaydım diyorsunuz. Dünyada böyle bir kötülük olmasaydı. Oysa var, olmuş ve yıllar sonra bile benzeri olaylar haberlerde görülmeye devam etmiş.
Yıl 1934, Kırklareli’nin Lüleburgaz ilçesindeki bir köyde kimsesiz bir kız çocuğu bir adam tarafından tüm köye peşkeş çekiliyor. Tüm köylü bunu biliyor ama susuyor. Sonrasında gençten bir çocuk kıza aşık oluyor. Adamı öldürüyor. Yakalanıyorlar. Kız idama, genç çocuk ise yaşı daha 21 olmadığı için 24 yıl hapse mahkum ediliyor. Bu olay “Sadberk’in idamı 2729 sayılı 17 Haziran 1934 tarihli Resmî Gazete’de yer alıyor. Resmî söylemde Sadberk, “kocası Demir Kâhyanın, münasebette bulunduğu kipti Salim tarafından, birleşmelerini temin için, öldürülmesinde iştiraki bulunduğundan hem fiil sayılarak”[2] ölüm cezasına çarptırılmıştır.” şeklinde Resmi Gazete’de yayımlanıyor.
Pınar Kür evde bulduğu asılmış bir kadının fotoğrafının hikayesini teyzesi Halide Nusret Zorlutuna’dan öğrendiğinde beyninden vurulmuşa dönüyor ve 10 yıl kadar süren bir çalışmayla bu eseri ortaya koyuyor. İşte o hikaye, Sadberk’in hikayesi. Bu hikaye o hikaye.
Tabii gerçek olay o dönemde gazetelerde kadının aşığı ile birlikte olmak için kocasını öldürdüğünü yazıyor. Kadınlar zaten birini öldürdüyse kocasını ya aldatmıştır ya da zaten başta suçu onanmış bir yüz kızartıcı eylem yapmıştır.
Kitaptan sonra ben de, artık objektif