Zeynep

Zeynep
@TespitTanesi
9/10
·432 syf.·
Annelerin çocuklarıyla, özellikle kız çocuklarıyla ilişkisini üç kuşak üstünden anlatmış. Büyümek, kendini göstermek ve kabul ettirmek, evlenmek, anne olmak, sonra o adamlarla yaşayananlar, yaşanamayanlar... Ebeveyn olmak ve evlat olmak konusunda acayip güçlü gözlemlere dayanan, bir yandan da çok sürükleyici, heyecan verici bir roman. Kudüs'te ve çok geniş bir zaman diliminde geçmesi daha da hoşuma gitti. Yahudi kültürünü anlatıyor, aile yapısı ve toplum baskısı, ayrıca siyasi çalkantılarıyla bana hiç uzak gelmedi. Bir bakıma Orta Doğu hikayesi. Gayet tanıdık ve samimi buldum. Nita Kurrant'ın İbranice'den yaptığı çeviri de özenli bir çalışma ürünü belli ki.
Edebiyat
Kudus GüzeliSarit Yishai-Levi · Koton Kitap · 201556 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.

Zeynep

, bir kitap okudu
9/10
·432 syf.·
Sarit Yishai-Levi
8.3/10 · 56 okunma
Hayatı sevmek üstüne
9/10
·256 syf.·
Öncelikle bu çok meşhur kitabın Türkçe çevirilerini seçerek okumak gerekir. Ben çevirileri incelediğim bir çalışma kapsamında bu çeviriyi, Tomris Uyar çevirisini (iletişim yayınları) ve İlknur Özdemir çevirisini (kırmızı kedi) satır satır okudum diyebilirim. Zeynep Alpar çevirisini editör Fuat Sevimay olduğu için seçmiştik. Virginia Woolf'un uzun cümlelerini aynı uzunlukta, yazarın verdiği tatla aktarmaya çalışmış ve bence akıcı olmuş. Açıklayıcı dipnotlar da var. Fakat eğer buradaki yorumlarda yazılanlar gibi, uzun, devrik cümlelerden sıkılıyorsanız, takip edemem diyorsanız bunun yerine Tomris Uyar çevirisini okuyun. Tomris Uyar yer yer epey yorum katarak ve cümleleri yazarınkinden daha düzgün bölerek çevirmiş, rahat okunuyor. İlknur Özdemir çevirisi ise mekanik, özensiz bir çeviri, tavsiye etmem. Bu zor bir metin, Özdemir'in takıldığı yerlerde Tomris Uyar'ın çevirisine bakıp onun çözümünü uyarladığını gördüm. Virginia Woolf'u yansıtmamış. Kitaba gelirsek, Nora Yayıncılık'ın arka kapakta yazdığı gibi ölüm üzerinden bir şeyler anlatan bir kitap değil bence. Tam tersine hayata bağlılıkla ilgili. Acılara rağmen yaşamakla ve hayatı sevmekle ilgili. Ülkemizin ve dünyanın tatsız günlerinde bu kitabı okumak bana iyi geldi. Yazarın da bunu amaçladığını ve bu kitabı coşkuyla yazdığını hissettim. Bilinç akışı tekniğinin o uzun ve devrik cümlelerini heyecanlı bir konuşma gibi okudum. Bu kitabı yazarın intiharıyla birlikte düşünmek bence yanıltıcı. Virginia Woolf bu kitabı 1. Dünya Savaşı'nın ertesinde yazmış. Kitap 1925 Haziran'ında geçiyor, kahramanlar savaş ve hastalık geçirmiş, ölümle karşılaşıp yaşama tutunmaya çalışan kişiler. Mrs. Dalloway de bir "survivor" aslında. Kitap net bir şekilde hayat yanlısı, savaş karşıtı bir kitap. Feminist ve politik boyutlarını kaçırmadan
Mrs.DallowayVirginia Woolf · Nora Kitap · 20175,9bin okunma
Çalılığın parlak bahar güneşiyle aydınlandığı günlerde yaprakların arasından yeterince ışık sızıyor, böylece çocuk etrafını görebiliyor ve elleriyle dizlerinin üstünde saatlerce gezinerek temiz geçiş yollarını keşfediyordu. Sık sık karşılaştığı bir kaşif daha vardı, yaşlı bir erkek rakundu bu, çocukla ilk karşılaşmalarında ona dayılanmış, hırlamış, tıslamış, sonra kokarcaları utandıracak bir koku salmıştı, ama tekrar tekrar karşılaştıkça maskeli yaşlı haydut, başlıklı davetsiz misafirini bir çeşit suç ortağı gibi görmeye başladı; dikenlerin arasında loş bir geçitte çocuk ve hayvan burun buruna duruyor ve boş boş gezinmeye devam etmeden önce topladıkları ganimetleri karşılaştırıyorlardı: “Sende ne var yaşlı rakun? Taze bir wapato patatesi mi? Bak ben de bir yer sincabı kafatası buldum...” Tünellerde sayısız hazine buldu: dikenlere takılmış bir tilki kuyruğu, hâlâ binlerce yıllık çamurlarla kaplı olan fosilleşmiş bir böcek, mermileri hâlâ içinde olan, hâlâ rom ve romantizm kokan paslanmış bir mantar tabancası... ama hiçbiri, serin bir nisan akşamüstünde yaptığı keşfin yanına yaklaşamazdı. (Böğürtlen çalıları arasında bulduğum doru vaşaklar, işte oydu; vaşakları hatırlamıştım.) Yeni ve tuhaf bir tünelin sonunda, grimavi gözleri açılalı daha birkaç gün olmuş üç küçük yavru, yosunlu, tüylenmiş yuvalarından ona bakıyorlardı. Minicik kuyruklarının kısalığı, bir de minicik kulaklarının ucundaki tüy püskülleri dışında, ahırda doğan, Henry’nin her yaz bir çuval dolusunu boğduğu kedi yavrularıyla aynıydılar. Oğlan gözlerini kocaman açıp yuvalarında oynayan yavrulara bakıyordu, olağanüstü şanslı olmanın heyecanı içindeydi. “Ah canına yandığım” diye fısıldadı saygıyla, böyle bir talih yaşlı Henry’nin küfürlerinin sert okkasını değil Aaron Amca’nın ifadelerindeki hayret dolu saygıyı
Edebiyat