Hükümdarlar kalplerini ve zekâlarını zayıflatan harem ağalarıyla dolu, çoğu zaman kendi içinde bulundukları durumdan dahi bihaber bırakıldıkları o zindandan alınıp tahta çıkarıldıklarında, önce hayrete düşerler. Fakat bir vezir tayin edip cesaretini yitirmiş saray erkânının ortasında kendilerini en aptalca kaprislere, saraya özgü en kaba tutkulara kaptırdıklarında, gerçekten de bu işin bu kadar kolay olduğuna inanamazlar.
Aristokrasilerin en kusurlusu, köylülerin asillerin kölesi olduğu Polonya aristokrasisinde olduğu gibi, halkın itaat eden kesiminin yöneten kesim tarafından sivil bir esaret altında tutulduğu aristokrasidir.
Halkın aydınlanması umursanmayacak bir şey değildir. Yüksek dereceli memurların önyargıları, ulusun önyargılarından kaynaklanır. Cehaletin hüküm sürdüğü bir çağda, insanlar en büyük kötülükleri yaparken dahi, herhangi bir şüphe duymazlar. Aydınlık bir çağda ise, insan en büyük iyilikleri yaparken dahi korkuyla titrer. Eski suistimaller hissedilir, bunların düzeltildiği görülür. Fakat söz konusu düzeltmenin yeni suistimaller yarattığı da görülür. En kötüden endişe ediliyorsa, kötü olduğu gibi bırakılır; daha iyisinin olabileceğinden şüphe duyuluyorsa, iyi olduğu gibi bırakılır. Parçalara, ancak bütün hakkında bir hükme varmak için bakılır. Bütün sonuçları görmek için bütün nedenler araştırılır.
Mezhebi farklılaşma ve aynı zamanda devam eden sıcak ve soğuk savaş, genelde Osmanlı toplumunda ve özelde söz konusu mücadele ve farklılaşmanın yaşandığ coğrafyada yaşayan insanlarda, bir taraftan aşılmaz önyargı duvarlarının örülmesine sebep olurken, diğer yandan karşılıklı içine kapanma ve karşısındakini mutlak yanlış ve kötü görme anlayışının doğmasına sebep olmuştur. Söz konusu anlayışın, bilhassa sıcak savaş dönemlerinde siyasi, dini ve askeri önderlerce körüklendiğini tahmin etmek güç değildir. En başta her iki devletin karşılıklı olarak birbirlerini küfürle itham etmeleri ve din adamlarının bu yönde fetvålar verebilmeleri bu durumu açıkça göstermektedir.
İçine kapanma ve zamanla meydana gelen karşı taraf hakkındaki bilgisizlik, akla ve havsalaya sığmayacak bir takım suçlama ya da iftiraların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Etkileri günümüze kadar gelebilen bu tür sosyal gelişmelerin, toplum kesimleri arasında nasıl kapatılması güç çatlaklar oluşturduğu bugün bile görülebilmektedir.
Safevilere Kızılbaş denilmesinin, Şeyh Haydar'ın, 12 dilimli Kızılbaş tacı giymesi, kızıl sarık sarınması, müritlerine de, derecelerine göre, ayna tâcı, sarıklı ya da sarıksız olarak giydirmesi üzerine başladığı, söyleniyor. Şeyh Haydar'dan itibaren Safeviye tarikatı mensupları için kullanılan "Kızılbaş tâbirinin, aynı zamanda bazen Safevi Devleti ve bazen de bu devletin hakim olduğu coğrafya için kullanıldığı; ancak zamanla sadece Anadolu'daki Alevi toplulukları için kullanılan bir terim haline geldiği anlaşılmaktadır. Onceler Osmanlı Devleti tarafından, Safevi Devleti ve bu devletin Anadolu'daki taraftarlarını küçümsemek için hakaret anlamında kullanılan "Kızılbaş" tabiri zamanla toplumsal farklılaşma ve kopmaların ardından yükselen önyargı duvarlarının bilgisizleştirdiği zihinlerde, gayri ahlâkî çağrışımlar yapan kelime halinde telaffuz edilmeye başlanmıştır.