YouTube kitap kanalımda Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim : ytbe.one/Rclj5apawe4
Cringe = Başkası adına utanmak
Ölmeden önce okunması gereken değil, okumadan önce ölünmesi gereken bir kitaptı benim için.
Şimdi, bir kitap düşünün. O kitabın içinde küçük bir kız çocuğu için "Orospuyu çok özlemiştim." (s. 36) ve Sadri Alışık için şaka yollu da olsa "hergele" densin. İnanılmaz. Böyle bir kitaba kimse benden mükemmel, muhteşem ya da sarsıcı dememi beklemesin. 50 küsür sayfalık kitabı da salt birkaç kelimeye sığdırarak cımbızlama şeklinde değerlendirmek istemediğimden dolayı gözüme çarpan ana kısımlardan bahsedeceğim.
Sanatta "kitsch" diye bir tanım vardır bilir misiniz? Kitsch, bayağı bir tada sahip şeylere ve ticari kaygılarla üretilmiş olan banal, rüküş, sıkıcı ve overrated diyebileceğimiz değerinden fazla abartılmış ürünlere gönderme yaparken kullanılan Almanca bir terimdir. İşte Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'nun bende bıraktığı tat kesinlikle kitsch bir tat oldu.
Şimdi cringe, kitsch, overrated vs. gibi İngilizce ve Almanca kelimelerle dolu sosyal medya jargonu kullanarak bir inceleme yazıyorsun o zaman sen de tam bir kitsch olmuşsun diyebilirsiniz, fakat İlhami Algör'ün kitabı da tam olarak sosyal medya ile ünlü olan, çorbaları, pilavları ve her yemeği birbirine karıştıran pala bıyıklı Baruthane Pilavcısı'nın yaptığı yemeklere benzemiş zaten. 2 Algör bardağı postmodernizm esintisi, 1 Algör kaşığı modern roman malzemesi, biraz yeraltı edebiyatı baharatı, acı şiirsellik sosu, biraz ağdalı ve kasıntı cümle kurulumları, üstüne sürekli yabancı isimler ve kelimeler derken bunu popülist bir üslupla marine edip hafif de sosyal medya edebiyatı ateşinde pişirdiğiniz zaman okurun kitabı
Kadınlar ve erkekler, birbirlerine müze duvarlarında sergilenen tablolar gibi iç geçirerek uzaktan baktıklarında, kadın ve erkekten ibaret sayılmaya mahkum kalıyorlar. Ancak konuşup anlaşmaya çalıştıklarında, o bakış derinleşip ilk algılananın arkasında gizli katmanlara ulaşabiliyor.
YouTube kitap kanalımda Huzursuzluk kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim: ytbe.one/dR12B0gIkhg
"İnsanın karnı tok, sırtı pek oldu mu başkalarının yoksulluklarını okuması, merhamete gelip iç çekmesi ne tatlıdır."
Wolfgang Borchert
Onbinlerce defa okunmuş olan ve kendi açımdan 10 üzerinden 3 puandan fazlası etmeyecek bu roman için sunduğum tezlere antitez sunabiliyorsanız, kavgacı veya tartışmacı bir üslupta değil eleştirel değerlendirmelerinizi haklı temellere dayandırarak yorumlar yazarsanız sevinirim. Çünkü bu kitap Goodreads'de pek çok kişinin olumsuz olarak eleştirdiği, 1000kitap'ta ise pek çok kişinin olumlu olarak eleştirdiği ilginç bir kitap.
Öncelikle kitabın ve Livaneli'nin kendi açımdan olumsuz yönleriyle başlayayım.
Çoğunluğu Mardin'de geçen ve IŞİD örgütünün de büyük etkilerinin görüldüğü, Yezidi kadınların çektiği işkencelerin anlatıldığı bu romanda, biraz Mardin mekanından bahsedelim. Sonuçta tipik bir Mardin evi, kentsel yapıyı, Mezopotamya ovalarıyla görsel bir bağlantı kurabilecek şekilde dikey değil yatay bir şekilde planlatmıştır. Verimli saatlerde güneşi içeri alabilmeyi de hedefleyen bu geleneksel mimariden tabii ki de uzun uzadıya bahsetmeyeceğim ama Livaneli'nin ilk olarak hangi konularda eksik ve bilgisiz olduğunu söylemek istiyorum.
Öncelikle kurgu bir kitapta mekan kullanımını eleştirebilmek için kendimize, "Mekan, roman kişilerinin kişilik ve kimliklerinin, sosyal, kültürel, ekonomik konumlarının sunuluşunda ve hissettirilmesinde, sosyal yaşantıların sergilenmesinde ne oranda işlevseldir?" sorusunu sormamız gerekir. Livaneli, Huzursuzluk kitabında sanki Mardin'de değil de IŞİD örgütünün bulunduğu herhangi bir yer için yazmış bu kitabını. Eğer ki bir romancı, kitabında bir şehri ön plana çıkaracaksa o şehrin atmosferinden beslenen
Kilise ya da toplum öyle kabul etsin etmesin, aşkla kutsanmamış, doğal olmayan bütün birlikler fuhuştur. Böylesi birliklerin toplumun ahlakı ve sağlığını azaltmaktan başka etkisi olamaz.