Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okuduğum Bir Kadının Penceresinden, 1975’in Türkiye’sinde, daha da özele inersek İstanbul’unda geçen bir hikâyeye sahip diyebiliriz.
Oktay Rifat, şairliğiyle bilinen, Garip anlayışının Orhan Veli ve Melih Cevdet’le birlikte üç önemli isminden biri. Romanı okurken o şairane söyleyişi hemen seziyorsunuz.
Romanda kullandığı dil şiire yakın, devrik ifadelerin bolca olduğu, sade ama yoğun bir söyleyişe sahip. Garip etkisini de romanın bazı bölümlerde yoğun olarak hissediyorsunuz. Roman evli ve üç çocuğu olan Filiz’in gözünden anlatılıyor. Onun sıkışmışlığı, kocasına karşı düşünceleri, sorumlulukları ve hayat koşulları başarılı bir şekilde yine Filiz’in ağzından anlatılıyor. Aradan 50 yıla yakın zaman geçmesine rağmen kadın psikolojisinin ve kadının toplumdaki rolünün pek de değişmediğini görebiliyoruz. Bu bakımdan romanı oldukça değerli buldum.
Roman uzaktan bakınca salt bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında Oktay Rifat’ın birçok konuyu ele aldığını görüyoruz. Özellikle 70’lerin Türkiye’sinde yaşanan sıkıntılar romanda başarılı işlenmiş. Siyasi ortam, ekonomik koşullar, aydınlar, köylüler, devrimciler birçok konuya ve gruba değinilmiş. Filiz’in eşi olan Bedri’nin köksüz bir aydın tipi olduğunu söyleyebiliriz. Filiz ise Anadolu’yu temsil eden, daha geleneksel bir rolde. Filiz mutsuz bir kadındır. Eşini sevmez, sorumluluklarını yerine getirir. Hayatın günlük koşturmacası içinde kendisi için hiçbir şey yapmaz. Varsa yoksa çocukları ve ev işleridir hayatında olan. İnsanlardan korkar, kendini kimseye açamaz. Komşu, esnaf, eşinin arkadaşları; herkesten çekinir, herkesten uzak durmaya çalışır. Ta ki karşısına Selim çıkana kadar. Hikâyeye sonradan dâhil olan Selim devrimcidir, farklıdır. Olaylar Filiz-Bedri ve Selim üçgeninde gelişir. Yine