Anlatmaya neresinden başlasam bilemiyorum. İnsanın içine oturan, nefesini kesen bir roman. İlk bakışta bir aşk romanı. Konu ilerledikçe işin rengi değişiyor, dönem romanı oluveriyor.
Türkiye'nin 1959 ve 1960'ını anlatıyor Türkali. Ülke siyasetindeki sıkıntılar bir yandan, başkahramanımız Kenan'ın sıkıntıları bir yandan, sanki bir paralellik içinde anlatılıyor. Ülkede demokrasi ne kadar sallantıdaysa Kenan da o kadar sallantıda. Kimi sevdiğine karar verememesi, bir ona bir buna yakınlaşması; bir yanının küçük burjuva duyarlılığıyla hareket etmesi, diğer yanının üniversite gençliğiyle birlikte hürriyet diye isyan etmesi; her şeyi ikircikli Kenan'ın. Kendi içerisinde yaşadığı çatışma öyle başarılı yansıtılmış ki kitabı okurken bir yandan Kenan'a çok kızıyor, diğer yandan acıyorsunuz. Vedat Türkali o gerçekliği, dönemin olaylarını çok başarılı bir biçimde yansıtmış.
Kenan korkar. Bazen polisten bazen Nermin, Rasim, Günsel, herkesten korkar. Alıngandır, sinirlidir, ezikliği olan bir insandır. Çabuk parlar, çabuk söner. Ne istediğini kendisi de bilmez. Kendisi de kabul eder, bencildir. Hep kendini düşünür görünür. Bu uğurda yeri gelir ailesine karşı çok acımasız olur. Aslında Kenan kendinden de nefret eder. Düştüğü durumdan zaman zaman memnun değildir. Bazen kendi kendine hakaret, beddua eder. Ailesine karşı acımasızlığını da son sahnelerde daha da ileri götürür ve bir nevi sonunu da hazırlar. Kitabın adı gibi, bir gün gerçekten tek başına kalacak mıdır onu da okuyanlar görsün, biz söylemeyelim.
Karakter öyle başarılı çizilmiş ki bana göre konuyu da gölgede bırakmış. Karakter kadar başarılı bir detay da yazarın anlatım tekniği. Bilinç akışı ve iç monolog teknikleri öyle başarılı ki romanı okurken sanki bir sahneyi yaşıyormuşsunuz hissi uyandırıyor. Anlatıma sanki bir film