"Dâhi kişi sıradan halkın yasalarından başka ve daha yüksek yasalara bağlıdır, sıklıkla ahlak ve adaletin temel yasalarıyla çelişiyor görünen yasalara uyması gerekir. Ama esasen bu yasalar daha geniş bir açıyla kavrandığında aynı yasalardır... Dahi kişi doğal ve manevi ahengin zirvesini temsil eder...83"
Bu önemli bir pasajdır, çünkü Nietzsche'nin olgunluk dönemi felse fesi boyunca devam eden bir temayla ilgilidir ve çoğunlukla yanlış anla şılarak "ahlak tanımazlık" sayılmıştır. Olgun Nietzsche ahlaki evrenselciliğe -Zerdüşt'te dediği gibi, "herkes için iyi, herkes için kötü' diyenlere durmaksızın saldırır. Bu ifade sıklıkla sözde "sadece-üst-insanın refahı-hesaba-katılır" tezinin bir tezahürü olarak görülse de, aslında çok farklı bir şeyin tezahürüdür. Evrenselciliğin reddi Nietzsche'nin kafasında farklı değerlerin, farklı zamanlardaki farklı kültürlere uyduğunun göstergesidir kısmen. Örneğin 1862'deki notlarında komünizmin yaptığı hatanın aynı hükümet biçiminin tüm insanlar için eşit ölçüde iyi olduğunu varsaymak olduğunu öne sürer, halbuki böyle değildir, zira insanların hepsi dünyayı farklı deneyimler.84 Ama Nietzsche evrenselciliği aynı zamanda toplum-içi düzeyde de reddeder. Bunun sebebi "erdemlerin katmanlılığı" tezi diyebileceğimiz bir anlayışı savunmasıdır: Benim için neyin erdem olduğu hayattaki duruşuma, toplumsal bütünsellikte oynadığım role bağlıdır. Demek ki erdemler kişiye özeldir, zira bireylerin toplumsal faydaya katkı yapmalarının en iyi yolu budur. Dolayısıyla, siyasi ya da manevi bir lidersem toplumda doğal olarak daha mütevazı bir rol oynayanların payına düşmeyen ayrıcalıklar benim payıma düşer. Ama sadece benim refahım önemli olduğu için değil, toplumsal faydaya en iyi şekilde hizmet etmem bu ayrıcalıklarla mümkün olduğu için. Goethe hayatını
"halkın parlamentodaki temsilcileri tarafından başkan seçilmiş ve altı milyonluk halk oyuyla İmparator olmuştu", dolayısıyla daima "bütün halkın iradesini" temsil etmişti. Bu yüzden Napoléon her aşamada halkın iradesince desteklenmiş ve bu iradeyi ifade etmişti. "Dâhi"nin hep böyle yapması gerekirdi, aksi takdirde hükümeti, "kendi yozlaşmasının tohumlarını" içinde barındıracaktı. Bir başka deyişle, "hür devlet" ideali, "halkın temsilcilerinin onayladığı bir başkan" demekti.79
Atalarımızın büyük başarıları, diye yazar, kendi başarılarımız gibi göründüğünden bizi etkiler. Başka halkların tarihi bizi bir ölçüye kadar etkileyebilir, fakat kendi tarihimiz kadar etkilemez, zira onların kahramanlarıyla aynı düzeyde özdeşleşmemiz mümkün değildir. Ulusal tarihin kahramanlarıyla özdeşleşmenin değeri, "Anayurdu bir bütün olarak kavramanın bizi onun erdemlerinin hakkını verme yönünde uyarmasıdır". "Ulusal tarihin büyülü tablolarında," diye bitirir Fritz, "halkımızın alınyazısının ne olduğu, bu halka hangi görevin verildiği netleşir."77
1864 Mart'ında "ölünün arkasından kötü konuşulmaz" atasözü üzerine bir tartışma metninde, bu atasözü, nesnel bir bilim olarak tarihle ilgilenenler açısından bariz şekil de yanlış olmakla birlikte, "hayatın berraklaştırılmasına" adanmış bir sanat olarak tarihe gelindiğinde, atasözünün meziyet barındırdığını, zira kesinlikle değil, ahlaki rehberlikle ilgilendiğimizi belirtir. Atasözündeki önemli doğruluk unsuru, ölülerde hakkını vermemiz gereken şey bireyler değil, bireyin "cisimleştirdiği ebedi doğrular"dır.76