O zaman anladım, sen sevildiğini sanıyorsun da yanılıyorsun aslında, gözden çıkarılmamak için çırpınması gereken sensindir.
Bir gün Eda’ya “bir kadın daha çocukluğunda hayat yoluna böyle çıkmışsa kaderinin ne olacağı aşağı yukarı bellidir”, dedim.
Gelecekten konuşuyorduk.
Benim gelecekten konuşmam çok saçmaydı, kafamda kendim için gelecek diye bir şey oluşmuyordu, gelecek denen şey birtakım birleşmeyen, kopuk ve belirsiz parçalardan ibaretti, zihnimde nasıl birleştirirsem birleştireyim bir bütüne ulaşmıyordu, bir anlam ifade etmiyordu, benim için gelecek gelişine yaşamaktı.
Aşkın kendi varlığından gelen, iyileştirici bir gücü vardır ve kıyaslanacak olursa, aşkla geçen zamanın özgül ağırlığı, saatlerin gösterdiği zamanınkinden kat kat fazladır. Aşk zamanın yoğunluğunu arttırmaya muktedir olan tek kimyadır... ... ...
Aşk beni iyileştirmiyor, aşk kimseyi iyileştirmiyor, aşk aşırılaştırıyor, aşırılık yıpratıyor. Ama yoğunlaşmış bir zamanı yaşamanın bedeli bu.
Her şeyle alay edenler ne gerçekten aşık olabilir ne de gerçekten Allah’a inanabilirler. Çünkü onlar mağrurdur. Oysa aşık olmak Allah’ı sevmek gibi öyle ilahi bir duygudur ki insanın bir tek takıntısı kalmıyor, kızın kendisi hariç.
O zaman sen de kendini yargılarsın. En gücü de budur zaten. Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan çok daha güçtür. Kendini yargılamayı başarabilirsen gerçek bir bilgesin demektir.