Justine en son anarşist hareketi olan Kibbutz köyüne gider. Zamanında Kibbutz’u araştırmıştım; bu romanda rastladığıma şaşırdım. Ancak yazarın, her ne kadar aşkı irdelese de, altyapıda "aşk"la bakarak sistemsel eleştiriler barındırdığını düşünüyorum. Zaten Marquis de Sade’dan yola çıkmış olması, bedenin iktidar tahakkümü üzerine kafa yorduğunu gösteriyor. Tekdüze, geleneksel ilişkilere meydan okuyup aile kavramını neredeyse hiç konu edinmemesi de aslında Kibbutz hareketi üzerine düşündüğünü gösteriyor. Bunun yanında "aşk"ı yaşamsal kesitlere yorması çok etkileyici.
Hafızanın ve zamanın lineer işlemediğini, sarmal ve tekrarlı olduğunu ve romanın da böyle ilerleyeceğini zaten kitabın başında belli ediyor. İkinci kitapta kurgusal soruları büyük ihtimalle yanıtlayacak ve farklı bir bakışla seriye devam etmesi, öznelliğe – aynı zamanda Benjamin’in tarihsel öznelliğine benzer bir önem atfettiğine – işaret ediyor.
"Arzuya boyun eğ ki ondan arınasın. İnsanın bütünlüğünü evrenin bütünlüğüyle denkleştirmek için biz her şeyden yararlanırız hatta hazdan, ruhun hazda kabarcıklanışından bile."
Hazzı ruhsallaştırıp evrenin bütünlüğüne varma yolu olarak algılayışı, bugüne kadar hazzı salt dünyevileştiren, yasak ve kısıtlı kılan öğretilere bir itiraz olarak ele alınabilir.
"Sevme derinin dilidir, cinsellikse onun yalnızca terimleridir."
Dionysos’u cümlelerin arasında anan Durrell, aynı zamanda Dionysosçu bir zeminde düzene, ölçüye karşı gelmektedir. "Aşk"ın kontrolsüz var oluşu aşma hâlini bu zeminde gerçekleştirir.
Durrell, düşünmenin ve hatırlamanın eylemselliğini, yeniden yaratmak olduğunu ve dünyayla kurulan aktif bir ilişki olduğunu roman boyunca sezdirir.
"Düşüncelerimiz kendileri birer davranıştır"
"Her düşünür ya da her düşünce evreni yeni baştan döller"
cümlelerini son