Bu kitapta beni en çok etkileyen şey olaylardan çok, bir insanın hayata karşı yavaş yavaş tükenen direncini izlemek oldu. Okurken bir karakterin başından geçenleri değil, yılların yükünü omuzlarında taşıyan bir adamın iç dünyasını dinliyormuş gibi hissettim.
Daha ilk sayfalarda karşıma çıkan şu cümle kitabın tonunu belirledi:
“Yalnız olmak kötü fakat insanlara karışmak daha da kötü.”
Bay Hiç Kimse ne yalnızlığıyla barışabilmiş ne de insanlarla kurduğu ilişkilerde huzur bulabilmiş biri. Bu yüzden kitap boyunca onun geçmişiyle, pişmanlıklarıyla ve hayata karşı duyduğu kırgınlıkla birlikte yol alıyoruz.
Kitapta sık sık kader, yaşlılık ve hayatta kalma mücadelesi üzerine düşüncelerle karşılaşıyoruz:
“Kader herkesi mağlup eder.”
“Hayat her zaman çıkmazlarla doludur.”
Bu sözler karamsar görünse de aslında anlatıcının yaşadıklarının doğal bir sonucu gibi duruyor. Çünkü hayat ona çoğu zaman cömert davranmamış.
En çok etkilendiğim bölümlerden biri ise yoksulluk ve insan onuru üzerine söyledikleriydi:
“Açken saygınlığın hiçbir anlamı yoktur.”
Bu satırlarda insanın teorilerden, ideallerden ve gururdan önce yaşamak zorunda olduğunu çok net hissediyorsunuz.
Aşk üzerine söyledikleri de en az hayat kadar sert:
“Farkındalık eziyettir, çaresizce sevmek ise çifte eziyettir.”
“Aşk her derde deva değildi.”
Bu yüzden kitap bir aşk hikâyesinden çok, kaybedenlerin ve hayata tutunmaya çalışanların hikâyesi gibi geldi bana.