Çünkü Allah dilime kilit vurmuştu: öyle ki ders veremez hâle gelmiştim. Farklı yerlerden bana gelen öğrencilerimin gönüllerini hoşnut etmek için bir gün kendimi ders vermeye zorladım ancak bir kelime dahi söyleyemedim; buna kesinlikle gücüm yetmedi. Dilimdeki bu tutukluk kalbimde hüzne sebep oldu. Üzüntünün tesiriyle sindirim gücüm kayboldu, yemeden içmeden kesildim. Ne bir yudum boğazımdan geçiyor ne de yediğim bir lokmayı sindirebiliyordum. Bu durum gücümü kaybetmeme neden oldu. O kadar ki tabipler tedaviden ümitlerini keserek şöyle dediler : " Bu, kalbe gelen bir durumdur; oradan da mizaca sirayet etmiştir. Kalbe isabet eden üzüntü giderilmedikçe tedavisi mümkün değildir.
Sonra güçsüz kaldığımı hissedince ve iradem de tamamen kaybolunca, hiçbir çıkar yolu kalmayan çaresiz kimse gibi Allah'a sığındım. Dua ettiklerinde çaresizlerin duasını kabul eden Allah benim de duamı kabul etti. Makam, mal, aile, çocuklar ve dostlardan vazgeçmemi bana kolaylaştırdı. Şam'a gitme niyetimi içimde gizleyerek Mekke'ye gideceğime dair kararımı bildirdim. Zira halife ve bütün dostlarımın Şam'a yerleşme kararımı öğrenmelerinden korkuyordum. Bağdat'tan ayrılacağımı ve bir daha asla geri dönmeyeceğimi birtakım ince kurnazlıklarla, pek belli etmeden söylemeye çalıştım. Iraklı âlimlerin tamamının hedefi haline gelmiştim. Çünkü hiçbiri, bulunduğum makamı dini bir sebepten dolayı bırakmamı onaylamıyordu. Zira makamımın dinde en yüksek mertebe olduğunu zannediyorlardı. Bu ise, onların ilmi bakımdan ulaştıkları dereceyi göstermekteydi.
Daha sonra insanlar benim böyle davranmamla ilgili çeşitli çıkarımlarda bulundular. Irak'tan uzak olanlar Bağdat'tan ayrılışımın, yöneticilerden kaynaklandığını zannetti. Ancak yöneticilere yakın olanlar, onların ısrarla bana ilgi ve alaka gösterdiklerini, benim ise onlardan yüz çevirdiğimi ve sözlerine değer vermediğimi görüyorlardı. Onlar da "Bu, Allah tarafından gelen bir iştir. Tek sebebi de Müslümanlara ve ilim adamlarına göz değmesinden başka bir şey değildir" diyorlardı.
Böylece Bağdat'tan ayrıldım. Kendime ve çocuklarımın azıklarına yetecek kadarı hariç malımın tamamını dağıttım. Bunu yaparken de Irak malının ( Hz. Ömer tarafından fethedildikten sonra) halkın ihtiyaçlarını karşılamak için ayrıldığı ve Müslümanlara vakfedildiği için yaptım. Bir âlimin ailesini geçindirmek için yeryüzünde Irak malından daha uygun bir mal elde edebileceğini görmedim.
Daha sonra Şam'a geldim ve burada yaklaşık 2 sene kaldım. Sufîlerin ilminden öğrendiğim şekilde uzlet, halvet, riyazet, mücâhede, nefis tezkiyesi, ahlâkın güzelleştirilmesi ve Yüce Allah'ı zikirle kalbin tasfiye edilmesinden başka bir şeyle uğraşmadım. Bir süre Şam'daki Emeviyye Camii'nde itikâfa çekildim. Gün boyunca caminin minaresine çıkar kapıyı üzerime kilitlerdim.
Ardından Şam'dan ayrılarak Kudüs'e gittim. Orada da her gün Kubbetü's-sahrâ'ya girip kapıyı üzerime kilitliyordum. Hac farizasını yerine getirmek, Mekke ve Medine'nin bereketinden istifade etmek ve Halil İbrahim'in ( Aleyhisselamın ) ziyaretini tamamladıktan sonra Resûlullah'ı (sav) ziyaret etmek arzusu içimde oluştu. Ben de Hicâz'a gittim.
Daha sonra birtakım kaygılar ve çocukların daveti beni vatanıma çekti. Böylece, insanlar arasında oraya dönme ihtimali en az olan ben vatanıma dönmüş oluyordum. Vatanımda da halvet ve zikirle kalbimi tasfiye etmek arzusuyla uzleti tercih ettim. Fakat gündelik olaylar, aile meseleleri, geçimle ilgili zorunluluklar, amacımdan uzaklaşmama neden oluyor ve halvetimin duruluğunu bozuyordu. Bu nedenle sadece belli vakitlerde huzur hâli yaşayabiliyordum. Buna rağmen aradığım huzuru bulma ümidimi hiç kaybetmedim. Engeller beni halvetimdeki huzurdan alıkoyuyor, ancak ben tekrar bu hâle yöneliyordum.
On yıl böyle devam ettim. Gerçekleştirdiğim bu halvetler esnasında bana pek çok şey keşfolundu. Bunları saymak ve mahiyetini dile getirmek mümkün değildir. Ancak faydalı olması açısından bir kısmını anlatacağım. Kesin olarak anladım ki Allah'a giden yolda yürüyenler özellikle sufîlerdir. Yaşantıları en güzel, yolları en doğru, ahlakları da en temiz olan onlardır.