"Lisedeki edebiyat öğretmeni sevdiği bir resmi yorumlamalarını istediğinde bunu seçmişti. "Edebiyat görünenin arkasındaki gerçeğin en güçlü sözcüsüdür." diye başlamıştı, "Egemen kültüre ve söyleme karşıt diskur oluşturma ve bunu her koşulda ve dönemde yapma işi en başta onun görevidir." Gülay'a göre edebiyat tam da bu nedenle felsefeden bile önemliydi. "Çünkü Gılgamış'tan beri en önce o vardı. Edebiyatın, insanı en dramatik yolculuklara çıkarırken, hayatın bin türlü ihtimalini akla hayale gelmeyecek şekillere sokup önümüze sererken verdiği neşenin kaynağı da, bu kadim bilgeliğinde saklıdır. Dilimizin ucuna kadar gelip bir türlü serbest kalamayan, ama hep içten içe kaynadığını hissettiğimiz o rahatsızlığı ancak onunla uysallaştırıp faydalı hale getirebiliyoruz. Hayatı yaşamanın ve yorumlamanın tek bir yolu olmadığını, ondan öğreniyoruz. Repin'in tablosuna bakalım. Gençlerin, doğanın fokur fokur kaynayan dizginlenemez güçlerinin ortasındaki mutlulukları, edebiyatın temelini oluşturan dramatik anlardan birine çok iyi bir örnek. Bu sevgililerin neşelerinin kaynağı nedir? Belki de birazdan onları yutacak dev dalgaların ortasında nasıl da gülümsüyorlar birbirlerine. İşte mesele tam da buradadır belki de. Denizde yok olup gitmek üzere olan iki genç, sandığımız gibi büyük bir trajedi olmayabilir. Doğanın engellenemez güçleri karşısındaki acizliğimize, eninde sonunda yok olup gidecek olmamıza neden bu kadar öfkeliyiz? Bana göre cesaret, insanın kendine taşıyamayacağı bir gücü atfetmesi değil, kendi gerçekliğinin farkında olmasıdır. Repin'in tablosundaki iki genç bunun farkına vardıkları için mutlular. Birazdan yok olup gidecek olmalarına rağmen yine de el ele tutuşabilmenin, bir anlık mutluluğun, doğa karşısındaki acizliğimizi cesaretle karşılayabilmenin, hayat ne kadar sürerse