Geçmişin nadir mutlu hatıralarını eşyalarıyla birlikte saklayan acılı kadınları asıl yaralayan, eşyaların kırılması, eskimesi veya bozulması değil; eskiye dair güzel izlerin hayatlarından bir anda silinmesiydi. Üzerine titredikleri, ihtimam gösterdikleri şey; bir nesneden ziyade ona yükledikleri duygulardı. O duygular, gözleri gibi sakındıkları kimi eşyaları eşsiz bir hâle dönüştürüyor; benzerleriyle değiştirilmesini, yerine yenisinin alınmasını imkânsızlaştırıyordu. Senelerce korumayı başardıkları şeylerin kırılması, kaybolması ya da solup gitmesi, o güzel anların bir daha yaşanmamak üzere bitip gittiğini ilan ediyor ve bunu kabullenmek, canlarını her şeyden daha fazla acıtıyordu.
Pirinci taşla yüzleştirdiler rüyayı gözle benden yabancıyı çaldılar ve ondan beni, birbirimize benzettiler bizi: İki kimsesizliğe, ve az geleceğini bile bile aramızdaki uzaklığa, ikiye saydılar birimizi pirinç gibi şımarık birimizi taş yerine fazlalık
Atın beni içimden kimse yok artık!
Bu sevgiliye kavuşma düşüncesi yalnız bende değil; ölsem bile mezarımdan çıkan çimenler feryâd eder.
Bu kuyunun ağzından kamışlar biter de âşıklara, baştan başa ayrılık derdini söyler.
Bu heves, başımızdan gitmez; ocağımızdan bu duman tü- ter durur.
Bu gam meş'alesidir; sönmesine imkân yok; can vermek olur da bu yoldan dönmek olmaz.