Tasavvufta meşhur bir mesel vardır;
Pervane ile ateşin aşkı. Çok değişik üsluplarda, değişik kelimelerle anlatılır da anlatılır ama her seferinde merakla dinlenir. Kısa bir uyarlamasını da benden dinleyin;
Pervane, vuslat aşkı ile dönerken ateşi görür, bir anda vurulur, o ne güzelliktir öyle, o ne parlaklıktır, işte güzelliği bulmuştur sonunda. O güzellik ki bize faniliğimizi bir anda unutturur, büyük bir coşkuyla ateşe uçmaya başlar, parlaklıktan gözleri kamaştıkça coşkusu giderek artar da artar, ateşe daha yakın olmak, yalnız onu arzulayan zavallı bir yaratıkçık olmak arzusuyla döner, yaklaştıkça ateşin buhurundan yanmaya başlar, ama yandığını hissetmeyecek kadar büyük bir uhrevi alemdeki zihni daha da yaklaşmak, en sevgiliye dokunmak isteğiyle döndükçe döner, yaklaştıkça kanatları tutuşur, bu rahatsız etmez onu, hatta bundan duyduğu garip hazda acının etkisi hepten silikleşir, belki manasız hayatına bir mana bulmuş gibi hisseder bir anlığına, diğer kanadını da uzatır daha sonra ve diğer kanadı da kül olup toprağa, doğduğu yere karışır, artık ateşle bütünleşme arzusu öyle boyuta varır ki, ateş ile küçük ve anlık bir kucaklaşma için son uçuşunu yapar. Sonunda yere düşer ince külden bir toz bulutu...
Ateş burada tanrıyla 'bir' olmayı(fena-fillah derecesi) ya da benliğinin en iç noktasıyla dış noktası arasında mesafenin yokolması, yani tam anlamıyla ben'leriyle 'bir' olabilmek manalarına gelir. Bazı kaynaklar da ateşi Yunan mitoslarına dayanarak(Prometheus'un kaderini hatırlayınız) bilme arzusuyla yanıp tutuşmak olarak yorumlar ki yine isabetlidir. Gelelim bunu neden anlattığıma, kitapta bu mesel'in özü, arkaplanda işlenen çarpıcı temalardan biridir. Kişi içinde taşıdığı onlarca ben'den ibarettir temelde. Biz bunları tek kişiymiş gibi algılamak pahasına bu iç seslerden