Üzerine pek çok yazı yazılmış, farklı görüşteki insanların dahi okuyup üzerine düşüncelerini belirtmiş olduğu bir kitabın incelemesini yapmak cesaretini göstermekten ziyade kat kat örülmüş düşünce duvarına bir taş parçası eklemek istediğim için bu yazıyı kaleme alıyorum.
Bir kitabın ağaç kovuğundan öylece yeşerip çıkmadığını hepimiz kabul ederiz sanırım. Bir eserin meydana gelebilmesi için yazarının belirli aşamalardan geçip çevresinde ve zihninde oluşagelen düşünceleri dikkatlice bir imbikten geçirdikten sonra en damıtılmış haliyle biz okuyuculara sunduğunu düşünüyorum. Öyleyse, 1984 isimli eseri incelemeden önce gözlerimizi eserin müellifi George ORWELL’a çevirmeliyiz. Distopya denilince akla gelen iki eserden birinin -Cesur Yeni Dünya- yazarı olan Aldous HUXLEY’den Eton College’de ders almış, Burma’da İngiliz Hükümeti adına sömürge polisliği yapmış, İspanya İç Savaşı’nda Franco’ya karşı savaşmış burada Stalin ve Stalin tarzı sosyalist sistemin düşmanı olmuş, savaş muhabirliği yapmış, Tribune adlı sosyalist gazetenin edebiyat sayfasının yöneticiliğini yapmış bir yazardan bahsediyoruz. Bir İç Savaş, Bir Dünya Savaşı ve sömürgeciliğin ne olduğunu bizzat yaşayarak keşfetmiş entelektüel bir beynin eserini kendimizce incelemeye artık başlayabiliriz.
Can Yayınlarının ilk baskısını 1984 yılında yaptığı eser, Celal ÜSTER çevirisiyle basılmaya devam etmektedir. Celal ÜSTER, kitap hakkında okuyucuya bir esneklik tanımak adına düşüncelerini kitabın son sayfalarına koymayı tercih etmiştir. Bizce de bu tercihi isabetlidir. Kitabın Türkçeye aktarımında titiz bir çalışma yapılmış olduğunu söyleyebiliriz.
En baştan başlayalım o halde, kitabın adı konusunda ORWELL bir röportajında kitabı 1948 yılında bitirdiğini bundan dolayı son iki rakamın yerini değiştirerek kitabın adını 1984
Bir kitaba başlamadan önce benim kanaatim, iyi bir okurun romen rakamlarıyla numaralandırılmış ön sözü okumasıdır. Lakin Dergâh Yayınları kitap için bir önsöz hazırlamamış veya hazırlatmamış, aslına bakılırsa iyi de yapmış. Çünkü Tanpınar’ın mürekkeple hazırladığı insan karakterinin resmi geçidinde her okuyucu kendi ipuçlarını kendisi toplamalı ve hayali bir enstitünün saat sembolü altında insan ruhunun çarpıcılığını kendisi keşfetmelidir. Dört bölümden müteşekkil bu eser sembolist bir eleştirinin sayfalarına dokunulabilen bir anıtıdır. Bundan dolayı kitabın ruhuna dokunmayan, olduğu gibi bütün olasılıkları okuyucuya bırakan Dergâh Yayınları gibi ben de bir kenara çekilip zamanına sahip olma gayesindeki insanların Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki yolculuğuna gölge düşürmeyeceğim.