"İnsanın yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse, çevresindeyse uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamanın, o anda ölmeye yeğleneceği söylenir.
Yeter ki yaşasın! Yalnızca yaşasın!
Aman Tanrım, bu nasıl gerçek böyle!
Bu nasıl gerçek!
İnsan ne alçak yaratıkmış!
Raskolnikov durup düşündükten sonra şunu ekler:
Bunun için insana alçak diyen de alçaktır!
Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.
Ölümle yaşam arasındaki sonsuz mücadele ne kadar ironik, ne kadar acımasız ve ne kadar sancılıydı , Clausius karısının gitgide soğuyan elini tutarken acı içinde ağladı. Bütün kariyerini ısının bilimsel açıklamasını bulmaya adamıştı. Ancak karısının elinden hayat sıcaklığının akıp gidişini fark ederken, tek hissedebildiği insan yaşamının bariz çılgınlığına duyduğu yoğun öfkeydi.
Doğduğumuz günden beri diye düşündü Clausius başını kederli bir şekilde sallayarak, birbirimizle ve ölümle mücadele etmekten başka bir şey yapmadık. Savaşta korkunç şekilde ölen askere acırdık. Ama gerçekte, hepimiz tüm yaşamlarımızı şiddet dolu, nihayetinde boşa gidecek bir hayatta kalma mücadelesi içinde sürdürüyorduk.
Bu hayattan geçmiş olan herkes, bu acı gerçeğin farkına varmıştı, ama Clausius bunu o anda, o zamana dek yaşamış herkesten daha iyi anlamıştı ve bunun sebebi sadece karısının ölümünden ibaret de değildi. Yirmi beş yıl önce, Clausius'un devrim niteliğindeki ısı teorisi , ona yaşamı ve ölümü sadece duygusal olarak değil, eşsiz ifadelerle bir nicelik olarak açıklama şanı tanımıştır...