Ey yalnızlık! Ey yurdum yalnızlık! Nasıl da mutlu ve narin konuşuyor sesin benimle!
Birbirimizi sorgulamayız, birbirimize yakınmayız, birbirimize açığız ve birlikte geçeriz açık kapılardan.
Çünkü açıktır sende hava ve aydınlıktır; ve saatler bile daha tez ayaklarla koşar burada. Çünkü daha zordur zamanı taşımak karanlıkta.
Burada varlığın tüm sözleri ve sözcük-kutuları açılıyor bana; varlığın tümü sözcüğe dönüşmek ister burada, tüm oluş burada benden konuşmayı öğrenmek ister.
Ama aşağıda – orada her türlü konuşma boşuna! Orada unutmak ve önünden geçip gitmektir en iyi bilgelik: Bunu öğrendim şimdi!
Kanını Satan Adam
Yu Hua’nın romanı, sıradan bir Çinli işçi Xu Sanguan’ın hayatını anlatır. 1950’lerden 1980’lere uzanan hikayede, Xu Sanguan evlenmek, aile geçindirmek ve “kan bağı olmayan” oğlunu kurtarmak için defalarca kanını satar. Kan satma eylemi, romanda hem fedakarlık hem de yoksulluğun acımasız bedeli olarak işlenir.
Kitap Çin’de 1950-80’lerde gerçekten yaygın olan kan satma pratiğine dayanır. Fakir köylüler ve işçiler, geçim için kan/plazma satıyordu. Yu Hua bunu sade ve etkileyici bir dille, aile bağı ve insanlık temaları üzerinden anlatır.
Romanın yayımlanmasından hemen sonra (1995), bu tema gerçek hayatta en trajik halini aldı. Henan eyaletindeki Plasma Economy skandalı. Hükümet, 1990’ların başında köylüleri teşvik ederek plazma toplama merkezleri kurdu. Hijyen felaketi yüzünden HIV/AIDS salgını patladı. Tahmini yüz binlerce kişi enfekte oldu, köyler “AIDS köyleri”ne döndü.
Yu Hua skandalı doğrudan anlatmaz, ama romanı “önceden sezen” bir eser gibidir. Kan satmanın bireysel fedakarlık olarak sunulduğu bir toplumda, bunun nasıl kitlesel felakete dönüşebileceğini gösterir.
@purifieddays