İlk insan dünyaya düştüğünde, bir süre şapşallayıp etrafına bakmış ve sonra kendini fark edip “Ben” demiş. Bunu söylediği anda da korku ve istek duymaya başlamış. Korkmuş, bir yere saklanıp barınma ihtiyacı hissetmiş. Acıkmış, bir şeyler yemek istemiş.
Böylece insan hayatı bu iki duygunun etrafında şekillenen bir şeye dönüşmüş. Kendimizi çok karmaşık varlıklar sanıyoruz. Çözebilmek için de karmaşık düşünceler içinde boğulup duruyoruz. Halbuki basit işte. Korkularımızın ve arzularımızın altını kısabilirsek biraz daha mutlu yaşayabiliriz Osman.
Hayatımızı, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmediğimiz idealler peşinde tüketmeyi değil, yaşamayı savunuyorum. Büyük hayallerle çok zaman kaybettik, artık basit şeylerin zamanıdır Osman.
Öyleyse, bereketlendir kalbimizi ey Ramazan. Ruhumuza bir ruhülkuddüs gibi gelen kutlu Ramazan.
Yüksel şerefelerden bir kere daha, ey 20. yüzyıl akşamlarında bir âhir zaman havarisi gibi gelen kutlu orucun akşam ezanı.
Yüksel bir kere daha ey âhir zaman ezanı.
Oruç, bu ümmete bağışlanmış, sağı ölüden, diriyi cansızdan ayıran, fark ettiren kutlu bir nimet ve emanettir. İnanmıs adamın ruhunu, karanlık ruhların baskısından kurtarıp onu bir hilâl gibi hafifleten, kuşkuyu, kaygıyı, nimete çöken telaş ağırlığını, boğaz sıkan tedirginliği yakan bir ateş emaneti. Ateş gibi gelen bir emanet. Bir emanet ki, gelir gelmez, bizi, bizdeki emanetlerin sahibi yapmaya başlar. Evimizi ev yapar, yabancılaşan sehrimizi kendi şehrimiz yapar, uzuvlarımıza göğün mührünü vurur, ruhumuzu kölelikten azat eder.