Romeus ⠀ོ

Akşam ekmeğimizi yer yemez hemen damın üstüne damlıyor, yataklara girip yorganları boğazımıza kadar çekiyorduk. Geceler biraz soğuktu ama, gökte kocaman ışıklı yıldızlar vardı. Hep yıldızlara bakardık. Bazı geceler de gökyüzünü yıldızlarla döşeli bulurduk. O zaman sevincimize sınır yoktu. Ve bizler umutla doluyduk. Sıkıntılardan, acılardan sonra gelecek güzel günlerin, daha güzel olacağına inanıyorduk.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Başıma sanki şöyle bir şey gelmişti: Hatırlamıyorum ne zaman, beni bir kayığa bindirmişler, bilmediğim bir kıyıdan iterek uzaklaştırmış, öbür kıyıya doğru yöneltmiş, deneyimsiz ellerime kürekleri verip yalnız bırakmışlardı. Becerebildiğim kadar çalışıyor, kayığı götürüyordum; ancak ortaya doğru ilerledikçe akıntı hızlanıyor, beni hedefimden uzaklaştırıyordu ve benim gibi kürek çeken, akıntı tarafından uzaklaştırılan insanlarla daha sık karşılaşıyordum. Kürek çekmeyi sürdüren insanlar vardı, kürekleri bırakmış olanlar vardı; insanlarla dolu büyük kayıklar, çok büyük gemiler vardı, bazıları akıntıyla boğuşuyordu, diğerleri akıntıya teslim olmuştu. Ve ilerledikçe aşağıya, bütün kürekçilerin üzerinde olduğu akıntıya bakarken bana gösterilen yönü daha da çok unutuyordum. Akıntının tam ortasında, aşağıya doğru giden kayık ve gemi kalabalığı içinde yönümü tümden kaybettim ve kürekleri bıraktım. Çevremde bulunan yelkenli ve kayıklardaki insanlar her yandan bağırıp çağrışarak beni ve birbirlerini başka bir yöne gidilemeyeceğine inandırmaya çalışarak akıntı aşağı gidiyorlardı. Ben de inanıp onlarla birlikte ilerledim. Uzaklara sürüklendim, o kadar uzağa gitmiştim ki, çarpıp parçalanacağım kayalık eşiklerden akan suyun gürültüsünü duydum, bu kayalıklarda parçalanmış kayıkları gördüm. Ve aklım başıma geldi. Bana ne olduğunu uzun bir süre anlayamadım. Karşımda sadece koşarak yaklaştığım, beni korkutan ölümü görüyordum, hiçbir yerde kurtuluş umudu görmüyor, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Ama başımı çevirip arkama bakınca aralıksız, inatla akıntıya karşı duran sayısız kayık gördüm, kıyıyı, kürekleri ve yönümü anımsadım ve geriye, akıntı yukarı, kıyıya doğru kürek çekmeye başladım. Kıyı Tanrı’ydı, yön bağlılıktı, kürekler bana gösterilen kıyıya doğru kürek çekme özgürlüğü, yani
Öylesi insanlar da vardır, çok şükür ki bu dünyada onlar çoğunlukturlar. Böyle apartmanlar, çimento, demir, asfalt, petrol kokusu, ağı duvarları arasına sıkışmamışlardır. Sevgiden, arkadaşlıktan, bir sabah yağmuru gibi doya doya ağlamaktan, çiçek açmış bir badem ormanı gibi apaydınlık gülmekten, acımaktan, seviden, sıcaklıktan, yüreğini ellerinin içine alıp sunmaktan, coşmaktan utanmıyorlardır. Bu dünyada bunlardan çok vardır, çok vardır. Biz onlardan uzak, yoz düşmüşsek, böyle olmuşsak kabahat bizim…
İçimde yarım kalmış bir konuşmanın üzüntüsü vardı
Nefreti yenme ve yerine sevgiyi koyma gücü, Dostoyevski’nin manevi-sanatsal kozmosunun merkezî ideali haline gelmiştir.