Bazı kitaplar okunmaz, yaşanır. Bazıları ise her sayfasında bir insanı hatırlatır. Benim için Huzursuzluğun Kitabı, yalnızca bir edebiyat eseri değil; yarım kalmış bir dostluğun, söylenememiş cümlelerin ve artık cevap alamayacağım soruların kitabıdır.
Fernando Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı, klasik anlamda bir roman değildir. Belirli bir olay örgüsü, başlangıcı ve sonu olan bir hikâye anlatmaz. Daha çok, insan zihninin en derin ve en karanlık odalarında dolaşan düşüncelerin parçalarından oluşur. Bu yönüyle kitap, okunmaktan çok hissedilen bir metindir. Eserin en güçlü tarafı, insanın çoğu zaman kimseye söyleyemediği duygulara tercüman olmasıdır. Pessoa, yalnızlığı romantikleştirmez; onu bütün ağırlığıyla ortaya koyar. İnsanların arasında yaşarken bile kendini yabancı hissetmenin, ait olacak bir yer bulamamanın ve zaman zaman kendi varlığını bile sorgulamanın nasıl bir duygu olduğunu satır satır işler.
Bazı kayıplar vardır ki hiçbir tecrübe insanı onlara hazırlayamaz. Benim için böyle bir kayıp kuzenimdi. Birbirimizi çok severdik. Yaş olarak gençti ama omuzlarında taşıdığı yükler yaşından çok daha ağırdı. Kendini yalnız hissediyordu. Belki de bu yüzden, benim de içimde taşıdığım sessiz yalnızlığı görüyordu.
Bana Fernando Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nı önermişti beraber okumak için. Kuzenim; kendini yalnız hisseden, çoğu zaman içindeki yükleri tek başına taşımaya çalışan biriydi. Benim de yalnızlığımla mücadele ettiğimi bildiği için bu kitabı özellikle önermişti. Belki satırların arasında kendinden parçalar görüyordu. Belki benim de göreceğimi düşünüyordu. Bu kitabı birlikte okuyacak, satırların arasında kaybolacak ve üzerine uzun uzun konuşacaktık. Fakat hayat bize bu fırsatı vermedi. O kitabı birlikte okumayı planladığım insan, artık bu dünyada değil. Kitabı
Eğer öldüğümde cesedim kayıp değilse
Bu fotoğrafımı koyun tabutuma
En güzel yaptığım şey gülmekti yaşarken..
Giderken de güzel güleyim.
Cantık dağıtmayın gelenlere
Elma şekeri, pamuk şekeri verin herkese..
Mezar taşıma çok sevip de hiç alamadığım kırmızı kalpli balonlardan bağlayın ne olur..
Anne keki dağıtın mezarımın başında toplanan çocuklara..
Sevdiğim hiç kimse gelmesin mezarıma..
Çok zahmet oldu biliyorum ama son isteğim
Parası yok, al dersem alamadığı için üzmek istemediğim babamdan
Hiç isteyemediğim barbie bebeği alıp toprağıma gömün
Başka isteğim yok beni de unutun lütfen.
Dikkat! Bu bir inceleme değildir…
Kitap üzerine okuma serüvenimdir.
Yaklaşık 2000 (1808) sayfalık bir kitabı 1,5 ayda bitirmek benim için adeta bir mucize. Zamanımın çoğu okulda geçiyor. Bilen bilir, okulda okuma saatleri dışında kitabı elinize almaya pek fırsat bulamazsınız. Teneffüste devam edeyim dersiniz, öğretmen arkadaşınız gelir, “Kitap mı okuyorsun? Hadi seni bekliyoruz” diyince akan sular durur ve kitabın kapağı kapatılarak öğretmenler odasının yolu tutulur. Anlayacağınız arkadaş sohbeti, fotokopiler derken okul saati biter. Derste de zaten okuyamazsın. Kitabın en heyecanlı yerine gelmişsindir, son ders ‘hadi çocuklar okuma saati yapalım’ diyerek kitaba biraz daha devam edersiniz. Tabii bu arada ‘yaşasın’ sesleri ile ‘yine mi?’ sesleri birbirine karışır. ‘Yine mi’ diyeni duyan kim…
Ders biter eve gelirsin ve gün akşam olmuştur. Aç duracak değilsin ya, karın doyurma aşamasında sesli dinlemeye çalışırsın. Tabii o sırada kafanın içinde kırk tilki dolaşır. Seslendireni duyan kim? Yemekten sonra, o dinlediğin yerleri tekrar okumaya başlarsın, o zaman anlarsın ki, aslında hiç dinlememişsin. Bu arada kitabı okumak için tv bile açmazsın. Günlük rutinini tamamlamak için 1k ziyareti sırasında müzik açarsın sadece (bu süreçte en çok Yol’a Düş’ü dinledim)
1k’ya bakıp çıkayım dersin ama girince çıkmak ne mümkün. Alıntı dışında, kim ne söylemiş acaba diye yorum okumaktan bir türlü bırakamazsın. Sonra bir bakmışsın uyku saatin gelmiş.
Şöyle bir baktım da, bu tempoda ben yine iyi okumuşum.
Biraz da kitaptan bahsedeyim diyeceğim de, 25,6 bin okuması olan kitabı kim bilmez? O yüzden hiç bahsetmeye gerek yok. Hafızama kazınan karakterlerden biraz bahsetsem benim için yeterli. Prens Andrey’i çok sevdim, Piyer’in salaklıklarına çok kızdım, Nataşa’nın, Elen’in dişiliklerine