Yıllardır, içindeki can suyunun, yaşam gücünün, yani yaşamın kendisinin ve belki var olmayı sürdürme istencinin yavaş yavaş ama durmadan, bir kum saatinin dar deliğinde kümelenip teker teker biteviye akan kum tanecikleri gibi akıp gittiğini hissetmişti. İnsan yoğun biçimde kendini bir işe verdiği, tüm dikkatini bir yere topladığı anlarda kaybolan ve tıpkı sürekli bir kulak çınlaması, başka sesler dindiği zaman duyulan bir saatin tik takları gibi, en küçük bir sessizlik ya da iç gözlem anında tüm kayıtsızlığıyla yine ortaya çıkan bu duygu sessizlikte işitilebilen tıkırtılar gibi hep vardır ve biz duymasak bile tetikte beklediğini anlarız.
Uzun bir günün, hatta akşamın ardından insanın yalnız başına kalıp, kendi koltuğuna oturup kendisi olabilmesi, yıllar süren uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra yolcunun kendi evine dönmesine benziyor.
Kendim olmalıyım, diye tekrarlıyordum, onlara hiç aldırmadan onların seslerine, kokularına, isteklerine, sevgilerine ve nefretlerine aldırmadan kendim olmalıyım ben, kendim olmalıyım, diye tekrarlıyordum, sehpanın üzerinde memnun duran ayaklarıma ve tavana doğru üflediğim sigara dumanına bakarak; çünkü kendim olamazsam onların olmamı istedikleri biri oluyorum ve onların olmamı istedikleri o insana hiç katlanamıyorum ve onların olmamı istedikleri o dayanılmaz kişi olacağıma hiçbir şey olmayayım ya da hiç olmayayım daha iyi, diye düşünüyordum.