Ben sıska, çelimsiz, kuruydum; sen güçlü, boylu boslu ve iriydin. Daha kabindeyken bile kendimi acınası bulurdum, üstelik yalnızca senin değil bütün dünyanın karşısında bu böyleydi, çünkü sen benim için her şeyin ölçütüydün.
Savrulup atılan, toprağın üzerinde kıvrılıp bükülen ve üzerine acıyarak basılan bir mum ışığı gibi seğirerek sönmek değil, büyük alevler çıkaran bir keyif yangınında sanki rastlantıymış gibi son bulmak istiyordu. Uçuruma dans ederek düşmek istiyordu.
Hayat, hastalıklı bir insanın yorgun gözlerini yakan güçlü bir ışık gibiydi. Uyanık geçirdiği her an, etrafında ve üzerinde çiğ bir öfkeyle parlıyordu.
Sanki bedenimden hassas, hareketli duyargalar uzanıp koridora yöneliyor, bütün odaları yokluyordu, daha önce dışarıda doğaya yöneldiği gibi şimdi de bütün duygularım içeriye yönelmişti; uykuyu, pek çok insanın huzurla nefes alışını, koyulaşmış ağır kanlarının düşsüz dalgalanışını, saf dinginliklerini hissediyordum, bir de bilinmez bir gücün dayanılmaz çekimini.