Deniz uzakta değildi. Belki de odanın içindeydi. Puhu kuşları dünyayı uykulara boyamıştı. Perçem Çayı, sarmaşık köprülerle iki yakasını seviyordu. Ay ışığı, göğsünde bir murat mahyasıydı. Yıldızlar tanrıyla konuşuyordu. Saçların ormanların uğultusu, topuklarında Hafız'ın bahçesi, kırmızı bir zaman oluyordu ağzın. Şarabın Samanyolu, içimdeki arzuyu kekeme bir merhamete çeviriyordu. Ayrılık bir kuyu suyuydu henüz. Üstündeki tüllerden çıplak bir sesle döndün: "Hayatın gecesi, lambasını da beraberinde getirir."* Kirpiklerinden dudaklarına, uzak ıssız yollar düşüyordu. Bunu çok erken biliyordum ben. Sevgisiz kadınlardan, soğumuş erkeklerden, evler ölüsü çocuklardan biliyordum. Gülümseyen bir acıyla tutundum soluğuna.
Ey gönül haresi keder, insan kendinden ne kadar uzağa gider...
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Her hâlükârda, bir konu çok tartışmalıysa -ki cinsiyete dair herhangi bir soru da böyledir- kimse kendinden gerçeği ortaya koymasını bekleyemez. Kişi ancak kendi sahip olduğu fikre nasıl ulaştığını gösterebilir.
Öne eğik yorgun başına destek vermek için dirseklerini masaya dayamıştı; bu gündelik bir yorgunluk değil, hayat yorgunluğuydu. Kimse onunla konuşmuyor, kimse onu umursamıyordu. Belki de bir zamanlar kanatlarını açıp havada süzülürkenki özgürlüğünü hayal ederek karanlık bir kafeste oturan, tüyleri tarazlanmış iri ve boz bir kuş gibi öylece duruyordu.