Öğretme öğrenmekten daha zordur, zira öğretmek şu demektir: Öğrenmeye bırakmak.
Hatta asıl öğretmen, öğrenme dışında hiçbir şeyi öğrenmeye bırakmaz. Dolayısıyla "öğrenmek" ile şimdi sadece faydalı bilgilerin tedarik edilmesi anlaşılıyorsa eğer, onun eylemleri çoğu zaman kendinden aslında hiçbir şey öğrenilmediği intibamı uyandırır.
Öğretmen çıraklardan sadece onlardan çok daha fazla şey öğrenmesi gerektiği konusunda öndedir, yani şunu: Öğrenmeye-bırakmak. Öğretmen, çıraklardan daha öğretilebilir olmaya muktedir olmalıdır. Öğretmen, kendi meselesine dair çırakların kendi meselelerine nispeten daha az emindir. Bu sebeple öğretmen ve öğrenen arasındaki ilişki eğer hakiki ise, hiçbir zaman çok bilenin otoritesi ve görevlinin otoriter etkisi devreye girmez. Bundan dolayı öğretmen olmak yüce bir mesele olarak kalır ve bu meşhur bir doçent olmaktan bambaşka bir şeydir.
Öğrenme, yapma ve yapmamalarımızı bize özsel olarak hitap eden bir denkliğe getirmektir. Böyle bir getrirmeye muktedir olabilmemiz için yola çıkmamız gerekir. Düşünmeyi öğrenmek için girdiğimiz yolda düşünmeyi öğrendiğimiz zaman her şeyden önce aceleci bir şekilde müşkül soruları görmezden gelmemeliyiz, bilakis kendimizi hiçbir buluş ile bulunması mümkün olmayan şeyi arayan sorulara vermemiz gerekir.
Bilhassa biz günümüzün insanları sadece, öğrenme [lernen] esnasında aynı zamanda öğrendiğini unuttuğu [verlernen] zaman öğrenebilir; bizi alakadar eden durum için konuşacak olursak: Biz düşünmeyi ancak onun şimdiye kadarki özünü temelden unuttuğumuzda öğrenebiliriz. Ama bunun için onunla aynı zamanda tanışmamız [kennenlernen] gerekir.
Çoğu zaman bir şeyi ilginç bulmakla o şeye daha özel bir kıymet takdir edilmesi ilgi olarak zannedilir. Hakikatte ise bu yargıyla ilginç olan daha baştan kayıtsızlığa ve yeknesaklığa itilmiş olduğudur.
En-düşündürücü-olan, bizim hâlâ düşünmüyor olmamızdır; dünya ahvalinin mütemadiyen daha da düşündürücü olmasına rağmen, hâlâ. Tabii bu gidişat insanın, konferans ve kongrelerde konuşmasından ve neyin olması ve nasıl yapılması gerektiğine dair sadece hayaller kurmasından ziyade derhal eyleme geçmesini talep eder gibi. Dolayısıyla eksik olan katiyen düşünce değil eylemdir.
Pavlus, Galatyalılara ve Korintlilere mektuplarında kendisine yönelik suçlamaları cevaplamaya, kendi öğretilerine karşı öğretiler yayan kişileri eleştirmeye ve bunların neden olduğu tefrika ve ayrılıkları gidermeye çalışır. Galatyalılara Mektup'ta, "Ey akılsız Galatyalılar! Sizi kim büyüledi?" (Gal. 3:1) diye hitap ettiği cemaatini, onlar arasında faaliyette bulunan bazı kimseler konusunda uyararak şöyle der: "Başkaları sizi kazanmaya gayret ediyorlar, ama iyi niyetli değiller. Kendileri için gayret edesiniz diye sizi bizden ayırmak istiyorlar" (Gal. 4:17). Bu mektupta Pavlus, kendisinin tanrı tarafından seçilen bir elçi olduğunu kanıtlama çalışmakta ve özellikle tanrısal hukukun kurtuluş için gerekliliğini savunanlara karşı polemik yapmaktadır. Daha sonra yazdığı Korintlilere mektuplarda ise Pavlus, Korint'te kendisi ile ilgili çıkarılan çeşitli söylentilere, çeşitli yalan, şüphe ve skandallara cevap vermeye çalışır. Örneğin o, Korintlilere birinci mektubunda, kendisini, aslında elçi olmadığı ve İsa'yı görmediği konusunda sorgulayanlara karşı şöyle elçi değil miyim? Rabbimiz İsa'yı görmedim mi? ... Başkaları için elçi olmasam bile sizler için elçiyim ya! Sizler Rabbin yolunda elçiliğimin kanıtısınız. Beni sorguya çekenlere karşı kendimi böyle savunuyorum (1 Kor. 9:1-3).
Yine Pavlus, kendisini çalışmadan bedavadan geçinmekle suçlayanlara karşı, şu savunmayı yapar:
Yiyip içmeye hakkımız yok mu bizim? ... Geçimi için çalışması gereken yalnız Barnaba ve ben miyim? Kim kendi parasıyla askerlik yapar? Kim bağ diker de meyvesini yemez? Kim sürüyü güdüp de sütünden içmez? (1 Kor. 9:4-7).
Aranızda ruhsal tohumlar ektiysek, sizden maddesel bir harman biçmemiz çok mu? Başkalarının sizden yardım almaya hakları varsa, bizim daha çok hakkımız yok mu? Ama biz bu hakkımızı