Ali

Ali
@_alirkll_
Mülâhâzâ .. | pexels.com/@alirkall
Yazgı ne zor! Ruhuna doğru bir adım atarsan, önce anlamda yoksun kalacaksın. Anlamsızlığa, sonsuz düzensizliğe gömüldüğüne inanacaksın. Haklı da olacaksın! Hiçbir şey seni düzensizlikten ve anlamsızlıktan kurtarmayacak. Çünkü bu dünyanın diğer yarısı. | Carl Gustav Jung
1K
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Batı Felsefesi ve Bilgi
Günümüz insanlarında bilimin dünyası sınırlarına sokan"... Batı felsefesi Antik Yunan'da 'Ne yapmalıyız?' sorusunu vazeden bir yaşama biçiminin sakatlığıyla başladı. Her ne kadar (bu felsefe) kendini (bir önceki sorunun) münhasıran kızkardeşi (sayılabilecek) 'Nasıl bilebiliriz?' sorusu mekânına sevkedilmiş bulduysa da kendi içinde eksik kaldığı gerçektir ve nihayette, bu sorunun eksiksiz hali 'Ne yapacağımızı nasıl bilebiliriz?'dir." Bilimsel bilginin üretilebilmesi ve kabul edilebilmesi için gerekli zihni belirlenmeleri, kavram biçimlerini, mantık yapısını sağlayan Batı felsefesi başta sorduğu sorunun eksiğini bugüne kadar giderebilmiş değildir. Descartes, "yapmayı mümkün kılan sistematik yolu açtı. Kant, bilim, ahlâk ve sanatın dayandığı üç tip yargının ayrımını yaparak modern felsefenin bütün mümkünlerini yokladı. Böylece ben-merkezli düşünce egemenliğini pekiştirdi. Acaba bu anthropocentrique düşünce "ben" adını verdiği şeye bir açıklama getirdi mi? Hatta insanı anlamak için elverişli yollar buldu mu? Hayır. Bu felsefe sadece bilimin gücüne güç kattı. Büyüklüğünü dünyaya hâkimiyet suretiyle hissetmek isteyen insana taşkınlık fırsatı verdi, Allah'tan uzaklaşmak isteyen insana mazeret sağladı. Modern Batı felsefesi birinci aşamasında bilen özne ile bilinen nesneyi birbirinden ayırdı ve kesin bir ilke getirdi: Matematikle ifade edilemeyen bilinebilir olamaz! Dünyada matematikle ifade edebileceği biçimler buldu, nesnelere biçim verebileceğini gördü. Fakat özne'yi, ben'i matematikle ifade edemedi. O zaman öznel olanın düşsel olduğu, gerçek dışı olduğu, yanılgı ürünü olduğu sonucuna ulaştı. Bir yanda güvenilmez öznellik, karşı yanda matematikle ifade edilebilen nesnellik. Böyle bir ayrımın atacağı yer madde dünyasının ben'i belirleyişi olabilirdi, öyle de oldu.
Sayfa 224 - Tiyo Yayınları
Felsefe
Bilimin dünyasından bilginin dünyasına geçmenin yolu ikidir. Bunlardan biri "Sanat", bir diğeri de "Din" dir. Fakat bu iki kelime bilimin dünyasında öylesine yerlerinden edilmiştir ki bu kelimeleri kullanarak iki insanın aynı şeyleri ifade etmesi hemen hemen imkânsızdır. "Sanat" ve "Din" kelimelerini kullanarak anlaşma temin etmenin bir önemli zorluğuda belli bir yaşa gelmiş her insanın bu kelimelerin anlamını bildiklerini sanmaları ve hemen herkesin bu kelimeleri doğru kullandığına inanıp konuşmalarıdır. Oysa hem sanat hem din konusu üzerinde konuşabilmek için yeterli aydınlığa ulaşmaya bilimin dünyasında pek az insanın imkan bulabildiği bellidir. Din ve Sanat (kendi esaslarına bağlı kalındığı sürece) "Sen" alanı yok edilmek istendiği takdirde asla tecelli edemeyen iki insan faaliyetidir. Din açık ve seçik olarak bir istikamet, bir duruş, bir davranış ve bir dinleyiş çabasıdır. Sanat ise istikameti arama, duruşu mümkün kılacak yeri arama, davranışı tartma ve dinlemek isteme çabasıdır. Eğer bilimin dünyasından bilginin dünyasına girmek isteyen kimse varsa bu yollardan biri veya ikisi üzerinde yürümek zorunluluğuyla karşı karşıyadır.
Sayfa 218 - Tiyo Yayınları
Felsefe-Düşünce
BİLİMİN DÜNYASINDAN BİLGİNİN DÜNYASINA
Bilimin bir hâkimiyet aracı değil de bilginin bir unsuru durumuna geçmesi, insanları bilimin dünyasından bilginin dünyasına geçirebilecektir. Bunun için "Ben-O" ilişkisini "Sen-Ben-O" ilişkisine dönüştürmek zorunludur. Bu dönüşümün sağlanması için atılacak ilk adım, "Ben"in "O"na "Sen" diyecek açıklığı temin edebilmesi yani "O"nun "Ben"e nüfuzuna imkân verecek ölçüde "Ben"in aralanması, seyreltilmesi, yani açılmasıdır. Bu aynı zamanda "Ben"in "Sen"de aranılması ve "O"nun ancak "Ben-Sen" ilgisini kuranlara mahsus bir bilgi olduğunun açığa çıkması demektir. Bilimin dünyasında gerçek bilginin "bilen"den bağımsız, "bilen"i hesaba katmadan edinilebilecek bir değer olduğu kabul edilir. Bu yüzden öğretim, tedavi ve çalışma standart hale sokulmuş; öğrenen, tedavi olan ve çalışan bir kişi, şahsiyet olarak değil, bir ferd, hammadde ve nesne olarak ele alınmıştır. Bilginin dünyasında bütün bilginin "bilen"de olduğu kabul edilir. Ancak bilenle bağlantı kurularak bilgiye varılabilir. Bilgi ve bilen ayrı yönlerde seyrediyorsa ne bilgi ne de bilen "gerçek" olabilir. Bu durumda öğrenim yapılabilmesi için bilgiyi aktaracak ve bilgiyi alacak olan unsurlar arasında bir uyum, bir anlaşma ve sevginin bulunması ön şarttır. Tedavi iki canlı arasında hayatiyetin aktarılması biçiminde olur. Hekimin canı hasta ile birlikte acır. Çalışma ancak çalışanın yaradılışından gelen yöne uygun bir konuda ve çalışanın yaşama temposu oranında yapılır. Çünkü her insan "Sen" olabilmiştir. Çünkü "Sen"i "Ben" buldum ve "Sen-Ben" "O"nu bilebildik.
Sayfa 217 - Tiyo Yayınları
Felsefe-Düşünce
Bilim, “Ben” kavramını bir ayırım, bir derecelendirme olarak kullanıyor, bir bağlantı ortamı olarak değil. Yani “Ben" canlı-cansız, hayvan-bitki, insan-hayvan, Avrupalı-Asyalı, Fransız-Alman, Ruhum-Bedenim gibi bölünmelerde hep "taraf"tır. "Taraf" ister istemez "karşı taraf"ı doğurur. Karşı taraf "Sen" değildir, hep "O"dur. Halbuki "Ben-Sen" ilişkisinde "Ben" kendini yalıtarak değil "Sen"de kendini bularak ve "Sen" in "Ben"de kendini bulmasına imkan tanıyarak "Ben" kılabildiği için aralarında bir barışıklık vardır ve "Sen" ve "Ben" bilişmektedirler. "Ben ve Sen"in barışıklığından, bilişmesinden parlayan bilgi "O" hakkındaki bilgidir. Yani "Ben-O" ilişkisi "Sen"siz olabildiği halde "Sen-Ben" ilişkisi "O"suz olamaz. Bilimin dünyasında yaşayan insanlar olarak öğrenmemiz gereken şudur ki, "Ben-Sen" ilişkisi sadece insanlar arasında kurulabilen bir ilişki değildir. İnsanın dışındakilerle kurulacak "Ben-Sen" ilişkisi bilimin tek boyutluluğunu geride bırakıp bilginin çok boyutlu alanına girmenin ilk şartıdır. | İsmet Özel
Felsefe-Düşünce

Ali

@_alirkll_
·
İnsan bilgisiz, bilgi düşüncesiz, düşünce dilsiz tecelli etmez. Dilden düşünceye, düşünceden bilgiye, bilgiden insana gideriz, İnsana ulaşmak için "dil"den yola çıkmak bir mecburiyettir. Dil her şeyi anlatabilmek veya her şeyi anlayabilmek için bize üç kelime veriyor: Ben, Sen, O. İnsanın her şeyden önce "Ben" demesi imkânsızdır. Çünkü insanın kelimeleri kullanacak kesinliğe ulaşmadan önce, kelimeleri kullanabileceği bir ortamı kavraması gereklidir. Memedeki çocuk, hem kendinin hem annesinin varlığı konusundaki kesinliğe varmadan aralarındaki ilişkiye bağlı olduğunu anlar. Yani ortaya "Ben" çıkmadan önce bir "Sen-Ben" bütünü vardır. "Sen" ve "Ben" birbirinden ayrılırken, önce farkedilen "Sen"dir. Çünkü herhangi bir belirtinin dışa vurulabilmesi için bir algılayan olması gereklidir. Gösterme, insanın yaptığı ilk anlamlı harekettir. Gösterme ancak "Sen'e doğru, "Sen" için yapılabilir. Çocuk ister kendisiyle ilgili bir belirtiyi, ister "Sen" ve "Ben" dışında bir "Şey"i göstersin bunu ancak "Sen"i hesaba katarak yapar. Çünkü insan olarak bir algılayan ol- duğunu anlamadan hiçbir şeyi, kendimizi bile kesinleştiremiyoruz. Önce "Sen-Ben"i biliyorum. Sonra "Sen"den "Ben"i ayırıyorum. "Sen", "Ben"den uzaklaştıktan sonra "O" tanınabiliyor. Demek ki sıralama "Sen", "Ben", "O" biçiminde olursa doğru sıralama olur. "Ben", "Sen"den uzaklaştıkça "Ben", "Sen"i ve "O"yu aynı uzaklıktan görmeye başlar. Burada kesin bir yol ayırımı vardır. "Ben-Sen-O" ortaya çıktıktan sonra "Ben-O" yönünde giden, "Bilim'e, "Ben-Sen" yönünde giden, "Bilgi'ye ulaşır.
Sayfa 212 - Tiyo Yayınları
Felsefe-Düşünce