Bak şu gül bile yalan söylüyor. Öyle taze bir duruşu var ki, manası, "Ben solmayacağım, ben ebediyim"den başka bir şey değil. Yarına kadar solacak halbuki. Yalan söylüyor.
George Orwell 'ın bana hissettirdiği kesinlikle dik bir yokuşa vitesi olmayan bir bisikletle tırmanmaya çabalamak gibi.. ama o düzlüğe kavuşup kendimi yokuş aşağı bıraktığım an gelince de inanılmaz bir hazla ilerliyorum. Hayvan Çifliği'nde olduğu gibi 1984'de de kitabın yarısına kadar o monotonluk ve yorgunlukla zorlanarak ilerleyebildim. Bana kalırsa yazar sağlam bir psikoloji istiyor okuyucudan. Bu denli farklı bir dünya ve insanın içini kemiren bu yazılanların yaşanması günümüz dünyasında imkansız değil hissi çok huzursuz hissettirdi.
Kitaba dönersem Orwell yine bir iktidar kavramını ele alıp gerek baskıyla, gerek korkuyla, gerekse de sindirerek aslında insanları çok kolay bastırabileceğini bize göstermek istemiş.
*Suçdurdurum ile her türlü tehlike yaratacak düşünce ve fikrin içgüdüsel olarak ansızın durdurulma becerisinin kazandırılması.
*Aklakara ile ortada olan gerçeğin iktidarın ya da partinin işine nasıl gelecekse ona göre çevrilip ona inandırılması.
*Çiftdüşün ile tarihin, her türlü yaşanmışlığın var olmadığını ya da bambaşka yaşandığına inanıp, zorla inandırılması. (Okurken beni en çok korkutan teknikti)
Bu üç teknikle aslında özetlemiş, iktidarın insanlara neleri nasıl yapabileceğini.
Kitabın bana göre sağlam bir psikoloji isteyen kısımları tam olarak ana karakterimize bu tekniklerin uygulandığı kısımlardı. Bir an gerçekten yaşatılan fiziksel ve psikolojik şiddete ben bile dayanamayıp 2+2=5 diye söylemesi için içten içe yalvardım.. :)
Çok fazla bilgi vermeden fikirlerimi paylaşmak istedim. Okumanızı öneririm!
Son olarak; "BÜYÜK BİRADER'İN GÖZÜ ÜSTÜNDE" George Orwell1984
Fromm bu kitapta sevmenin ilk koşulunun insanın yalnız kalabilme becerisi olduğunu ve öncelikle kendisini sevebilmesi gerektiğini anlatıyor. Ancak yalnız kalabilen, kendine yeten insanın sevgisi gerçek olabilir. Çağdaş insanın yaşamına Huxley'den örnek vererek “yiyen, içen, tüketen, benmerkezciliği esas alan” görüşe karşı çıkıyor. Freud'un içgüdüsel ihtiyaçlardan doğan sevgi ihtiyacını yetersiz buluyor hatta cinsel sevgiden bahsederken cinsel sevginin ancak iki insanın birbirini tam ve gerçek olarak kabul etmesiyle varolan sevgi olarak tanımlıyor. Gerçek sevgi tanımı ise diğerine duyulan canlı ilgi ve yoğunlaşabilme yetisinde saklı. Sevmenin sadece bi yetenek olmadığını bunun çocukluktaki ebeveyn tutumlarıyla şekillenmeye başlayan sonrasında ise deneyimlerle değişime uğrayabilecek bir tutumla değerlendirip sevginin belirli bir kişiye duyulan değil tanınan ve tanınmayan herkese duyulan ilgi ve yoğunlukla tanımlıyor.
Sevme SanatıErich Fromm · Say Yayınları · 20207,8bin okunma