Arabanın penceresinden dışarıyı seyreden Galen daha önce binlerce kez sorguladığı o soruyu yine düşünmüştü. Neden böyleydi? Kendi vücudu ile ilgisi olmayan, protein, yağ, karbonhidrat ve sudan oluşan bir başka beden nasıl olur da kendisini dünyanın en mutlu adamı, en mutsuz adamı ya da dünyanın en çok acı çeken adamı gibi hissedebiliyordu? Bunun adı aşk olamazdı. Bu bir kelimeyle tanımlanamayacak kadar derin ve acı verici bir şeydi. Öyle ki insanlık tarihi bu hissi tanımlamak için çabalayan kişilerle doluydu. Platon'a göre aşk insanın kayıp olan ruh eşini bulma arzusuyken, Alman Filozof Schoupenhauer için sadece soyun devamını sağlamak için var olan tabiatın aldatmacasıydı. İnsanlığın başlangıçlarındab beri aşkı yaşamış birçok yazar onu yazdı, birçok ressam onu çizdi ve birçok müzisyen onu besteledi. Gerçek aşkla karşılaşmamış insanların ise bu ruh durumunu anlamalarına imkân yoktu. Çünkü Galen'e göre aşk ne anlatılabilir ne de tanımlanabilirdi. Kim doğuştan kör bir insana gökkuşağının renklerini ifade edebilirdi ki?
Sayfa 98
Aklı başında olan herkes,insan gözünün iki nedenden dolayı şaşkınlık geçirdiğini ve iyi göremediğini bilir .Birinci neden ,insanın aydınlıktan karanlığa geçmesi, ikinci neden ise karanlıktan aydınlığa çıkmasıdır. Bu beden gözü için olduğu kadar akıl gözü içinde geçerlidir. Bu gerçeği idrak eden kişi ,kafası karışmış ve görüşü zayıflamış bir kişiyle karşılaştığında onun durumuna gülmemeli ve şunu sormalıdır: Bu adam akıl gözü daha aydınlık bir dünyadan geldiği için mi alışkın olmadığı karanlığı yadırgamaktadır,yoksa karanlıktan aydınlığa geçtiğinde karşılaştığı yoğun ışıktan dolayı mı körleşmiştir? Bunların ilki mutlu olunacak ve beğenilecek,ikincisi ise acınacak bir durumdur.zira karanlığı yadırgayan göz,aydınlık bir dünyadan gelmiş demektir.
Sayfa 5·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Babamın adı Oteldeki odasına girer girmez üzerindekilerle uzandı yatağa. Kalın perdeleri aralayıp pencereyi azıcık açsa iyi olur, içerisi havasız, rutubetli, sanki ıslak terlik kokuyor, yine de kalkmaya üşendi. Yorulmuştu, doğru dürüst uyumadan sabahın köründe kalkmış, uçağın sarsıntısı yetmezmiş gibi, üzerine üç saatlik otobüs yolculuğu yapmıştı bir de. Hemen otele yerleşip dinlenseler neyse; Murat otobüsten iner inmez kasabayı şöyle bir gezmek için tutturmuştu. Bir şeyler yedikten sonra iki saate yakın dolaştılar. Murat da yormuştu, çok konuşmamış, ama ne zaman ağzını açsa, yolları nereye çıksa, "Ne yapmışlar burayı böyle Tuncay, ne çirkin, ne saçma!" deyip durmuştu. Otuz beş yıl önceki gibi mi bulacaklardı? Değişecekti bir şeyler elbette. Üstelik öyle böyle bir otuz beş yıl da değildi - dünyanın, memleketin allak bullak olduğu, savaşlarla, hırgürle geçmiş onca yıl. Şaşacak ne vardı bunca? Murat yıllardır yurtdışında yaşıyor, sanıyor ki her şey hâlâ bıraktığı gibi. Lise sona geçtikleri yaz, bir sabah erkenden Tuncaylara gelmişti. Herhangi bir gün gibiydi, benzerini sık yaşadıkları, yaz bitene dek her Allah'ın günü yaşayacakları. Öyle olmamıştı; yalnız kaldıklarında Murat, "Biz gidiyoruz," demişti. "Tatil ha. Nereye?" diye sorduğunda derin bir soluk alıp temelli gittiklerini, ailecek bir aya kalmadan Fransa'ya taşınacaklarını söylemişti. Bu kadar yıl bir daha hiç görüşmeyeceklerini ikisi de tahmin edemezdi. On yedi yaşındaydılar, her zaman her yere gidilir, buluşmak, görüşmek daima mümkündür sanıyorlardı. Akrabaları varmış orada, iyi bir iş imkânı doğunca babası günlerce düşünüp taşındıktan sonra gitmeye karar vermiş. Adamın gül gibi işi varken, kasabanın en iyi terzisiydi, büyük oğlu seneye üniversiteye başlayacakken bu Fransa işinin nereden çıktığını
Sayfa 85·Kitabı okudu
Acaba mutluluk nedir? İşte bunu bilen yok... Belki de yalnızca bu dünyanın gürültü patırtısından uzak olan deliler mutlu sayılabilir.
Kaknüs Yayınları, 4.Baskı·Kitabı okudu
Alıntı
Freud'a göre, yetişkin kişiliğinin tohumları çocuklukta atılır. Freud'un kuramında yetişkin kişiliğin altında yatan güdüler, çocukken davranışlarımızı yönlendiren dürtülerin bir yansımasıdır. Ancak Allport, çocukluk davranışlarının yetişkin davranışlarına benzemesine karşın, altlarında yatan dürtülerin aynı olmadığını söyler. Örneğin, anne ve babalarının kitap okuması konusunda ısrar ettiği çocuklar, yetişkin olduklarında iyi bir okuyucu olurlar; ancak bir insanın yetişkinliğinde kitap okumasının altında yatan nedenle, çocukluğunda kitap okumasının altında yatan neden aynı değildir. Bir amaca hizmet eden davranış ( anne babayı mutlu etme), işlevsel olarak otonomlaşmıştır. Yani, okuma artık kendi başına eğlenceli bir hale dönüşmüştür.
Sayfa 241·Kitabı okuyor
Bir maç sonunda, "Bir yerde birşeyler yiyip içelim," dedik. Bayağı ka­labalıktık o gün. 10-15 kişi doluştuk arabalara, Salacak'a indik. Biri, deniz üs­tündeki büyük bahçeyi önerdi. Çay-kahve dışında yemek de veriyorlarmış. Bahçeye girdik. Bir de baktım, üç kişi, "Ooo ... Ülkü!" diye üstümü­ze geliyor. Üçü de bıçkın! Yolda görsen kaldınm değiştirirsin. Tanıdım he­men. Elhamra Tiyatrosu'nun büfesini işletirlerdi. Yıllarca ahbaplık etmiş­tik. Şimdi bahçeyi onlar çalıştırıyormuş. Denize bakan en güzel yere oturt­tular bizi. Çevremizde dört dönüyorlar. Masayı donattılar. Dakika başında gelip, "Bir emrin var mı?" diye soruyorlar. Benim de fiyakamdan geçilmiyor tabii. Asıl bomba yemeğin ortalarında patladı. Koca bir sini geldi. "Mües­sesenin ikramı". Kim bilir kaç milyon yumurtayla yapılmış bol malzemeli harika, dev bir menemen! Ama o kadar acıydı ki, kimse yiyemedi. Hayır, menemene acılığı ve­ren içindeki yeşil biberler değildi. Hani doğum günü pastalarının üstüne "Mutlu Yıllar" yazılır ya, bizim büfeciler de, kıyak olsun diye, menemenin üstüne, sininin neredeyse tümünü kaplayan koca koca harflerle ÜLKÜ TA­MER yazmışlardı. Karabiberle.
Sayfa 113·Kitabı okuyor