Bir eleştirmen değilim, ama iyi bir şiir okuyucusuyum. İncelememi ona göre ele alacağım... Herkes malûm olayı biliyor zaten: 30 yıl 3 ay... Özgürlük hasretini ne denli çektiği betimlemelerde açık ediyor kendini. Yaşamak istediği bir şeyler var şiirlerinde, belli. Satır aralarında o arzuyu hissedebilirsiniz. Bir mahkûm neyi görüyor, der gibidir şiirleri. Güzel kokan, özgür kokan, kuş kokan dizeler. Ne hoş! Şiirdeki eylemsellik belirteçlerdeki o arzulayan kesinti okuyucuya çarpmadan geçmiyor. Okuyucu bunu alımlıyor, hoşgörüyor, onunla kalkıp onun baktığı pervazdan bakıyor dünya ve hayata. Görünmeyen bir “şey” kalmamıştır, artık gözün açısında onun gördüğü fotoğraf duruyor. Bu öyle güzel ki ne çok şeyi kaçırdığımızı hatırlıyoruz. “Gölgeler eğiliyor” iken gölgenin, “yalnızlığın parmak uçları” yalnızlığın bir başka sırrına erdirirken şair bizi “öylece” yaşamanın trajedisinden sarsarak uyandırıyor. Ama tüm şiirleri için sanatsal diyemem, hatta bu eserdeki bir sürü azgiden yalnızca birkaçında şiirselliği duydum. Motiflerin imgesel kuşamı, sonra şiirin anlattığı resim (kastettğim birkaç şiir dışında) kusurlu bir yapıdadır. Birkaç şiirin yanında birçok şiir silik kalıyor. Ses ayarları iyi tutturulmamış, analojik kurgusallıkta bariz çatlaklar hâkim ve bu da ruhu sanatsal anlamda yorgun düşüren bir eksiklik; nasıl denebilir, sanatsallığa pek yakın olmayan bir şiirsellik. Mesela İlhan Sami Çomak’ın bu kitapta geçmeyen bir şiirinin şu dizesi aklıma kazınmıştır adeta: “gidelim/dua olup allaha gidelim.” Ancak böyle bir başarısı olan şiir şiirdir. Kitap oylumuna tamamlamak için kötü bir şiir yazmaktansa bütün sesi ve sözüyle akıldan çıkmayan iyi bir şiir her zaman için iyi kalacaktır.