Altını çizdiğim bir kitabı birine verirken çekinirim. Sanki yaralarımı teslim ediyormuş gibi, sanki bak benim buralarım çok ağrıyor der gibi.
Altını çizdiğim bir kitabı birine verirken çekinirim. Sanki yaralarımı teslim ediyormuş gibi,sanki' bak benim buralarım çok ağrıyor' der gibi. -Turgut Uyar
Reklam
Allah Teâlâ Kimleri Sevmez?
İşte Allah Teâlâ'nın sevmediği 12 Kul ve Amelleri 01- “Allah, ağır ve inciten sözlerin açıktan söylenmesini hiç sevmez…” (en-Nisâ, 148) “İnsan olmanın en önemli özelliklerinden birisidir, söz söylemek... Güzel söz, dalları Cennet’e ulaşan ve daima meyve veren bir ağaca benzetilirken (Bkz. İbrahim, 24-26.) Acı ve inciten söz, Rabbimizin hiç hoşlanmadığı bir üsluptur. Her türlü zorluğa, acıya, yorgunluğa ve haksızlığa rağmen güzel söz söylemek, Âlemlerin Rabbinin sevdiği bir davranıştır. 02- “…Allah, ihanet eden ve nankör olan kimseyi sevmez.” (el-Hac, 38) İhanet etmek, emin olarak tanındıktan sonra güven bozmak, hakka aykırı iş yapmaktır. Bu, İslâm ahlâkında münafıklık alâmeti olarak zikredilmiş ve insan olma şerefini zedeleyen bir vasıf olarak kabul edilmiştir. 03- “Şüphe yok ki Allah, gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. O büyüklenenleri sevmez.” (en-Nahl, 23) Göğüslerde gizlenen veya söze gelip anlatılmak istenen hiçbir şeyin, Âlemlerin Rabbinden gizli kalması mümkün değildir. Bir damla atılmış sudan yaratılıp gözle görülmeyecek bir virüse karşı koyamayan insanın büyüklenecek hiçbir güç ve başarısı bulunmamaktadır. 04- “Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez.” (el-Bakara, 190) Mü’min, güzel ahlâklı, merhametlidir. Bulunduğu beldede emin sıfatıyla güven veren, güzel ahlâkı ile örnek olandır. Âlemlerin Rabbi, haksızlık yapanı ve haksız yere zarar vereni sevmediğini bildirip öfkeye yenik düşülmemesini haber vermektedir. 05- “…Allah bozgunculuğu sevmez.” (el-Bakara, 205) “...Allâh’ın sana ihsanda bulunduğu gibi sen de iyilik yap. Yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.” (el-Kasas, 77) İslâm; kardeşlik, birlik ve beraberlik dîni iken,
Din
Organlar ve hareketler çoğunlukla çok açık saçık biçimde adlandırılır, ne var ki onları duymaya ve kullanılmalarına tanık olmaya alışkın kızlarla kadınlar hiç rahatsız olmazlar bundan. Üreme organları "kamış," "dölyolu" gibi sözcükler ve yerel ağızlara özgü sözcüklerle tanımlanır. "Seks" sözcüğünün kullanımıysa çok daha geç tarihlidir. "Birleşme" hâlâ kültürlü seçkin tabakaca kullanılır yalnızca. Halk arasında 1940'tan önce orgazmdan söz edilmez. "Göt" sözcüğü kabadır, ama müstehcen değildir. Yargıçla konuşulurken, bir erkeğin bir kadını "elde ettiği," ona "sahip olduğu" söylenir. "Yatmak" deyişi yüzyılın ilk çeyreğinde gitgide daha çok kullanılır; "sevişmek" sözcüğüne, aynı şekilde "bir kadından yararlanmak" ifadesine de 1900'den sonra daha sık rastlanır. Genelev diline alışkın olan erkekler partnerlerini "becerdiklerini," "düzdüklerini," "doldurduklarını" söylerken, kadınlar kendilerini "verdiklerini," "teslim ettiklerini," "lütufta bulunduklarını" itiraf ederler. Dildeki çift biçimlilik cinsel rollerdekine de uymaktadır. Beden Kültürünün Merkezindeki Haz ve Acı/ Haz Uygulamalarının Çetin Tarihi
Alıntı
Altını çizdiğim kitabı birine verirken çekinirim. Sanki yaralarımı teslim ediyormuş gibi, sanki “bak benim buralarım çok ağrıyor” der gibi..
21. yüzyıl insanı, tarihin en büyük paradokslarından birini yaşıyor: Bilginin hiper-enflasyonuna maruz kalırken, anlamın derin kıtlığını çekiyoruz. Dijital simülasyonlar, algoritmalar ve sürekli bir "görünme" arzusu, insanı kendi özünden koparıyor. Modern kent yaşamı ve dijital ekosistem, bireyi sürekli bir rasyonellik, nezaket ve uyum kalıbına zorlarken, insanın derinliklerinde bastırılmış, ehlileştirilemez bir kaos yatar. Sigmund Freud bu çelişkiyi, "İnsanın aynı zamanda uygar bir varlık olmaya çalışması trajik bir durumdur. Sonuç, uygarlığın kaçınılmaz huzursuzluğudur" diyerek çarpıcı şekilde ortaya koyar. Freud burada insanı trajik bir özne olarak konumlandırır; çünkü insan, doğası gereği dürtüsel bir kökene sahipken, varlığını sürdürebilmek için kültürel normlara boyun eğmek zorundadır. Ve Arthur Schopenhauer’ın dediği gibi, "Hayat, bir sarkaç gibi acı ile can sıkıntısı arasında gidip gelir." Modern insan, arzularının peşinde koşarken acı çeker; onları toplumsal baskıyla bastırdığında ise anksiyeteye mahkum olur. Araya girmeme izin verin;))) yani sabahları alarmı üç kez erteledikten sonra yataktan fırlayıp, kahve bardağını kapıp metrobüse yetişmeye çalışırken hissettiğiniz o gizli "her şeyi yakıp yıkma" arzusu var ya? İşte o tam olarak Freud'un bahsettiği hayvani dürtülerinizle, plaza insanı olma çabanızın tatlı bir savaşı. Medeniyet sizden her sabah güler yüzlü bir günaydın bekliyor ama içinizdeki mağara adamı hala elinde sopayla dolaşıyor. Kabul edelim, modern insan dediğimiz canlı, aslında şık takım elbiseler giymiş kronik bir anksiyete yumağından başka bir şey değil! Neyse..... Günümüzün dijital dünyası, bu baskıyı daha da derinleştiren modern bir Panoptikon’dur. Filozof Jeremy Bentham’ın tasarladığı ve Michel Foucault’nun felsefeye
Edebiyat
Reklam
Reklam