• "Aslında kötü olmak istemiyor John."
    "Hiçbir şey olmak istemiyor bana sorarsan."
    "Eline bir fırsat geçse bir şeyler olur."
    "Kurbağanın kanatları olsaydı hoplaya hoplaya kıçını eskitmezdi!"
  • “Yok lan ne sevmesi? Onun .mına koyim ben! Üç sene beraberdik bu kaltakla. Köpek gibi aşıktım. Bir gün en yakın arkadaşımla yattığını duydum. Sıkıştırdım biraz itiraf etti. Bir kere de yapmamışlar üstelik defalarca yatmış kansızlar!”
    Acıdım. Gözleri dolmuştu adamın...
    “Eee siktir et abi o zaman. Unutman lazımken ne diye kızın doğum lekesinin dövmesini karnına yaptırırsın?”
    Güldü.
    “Kızı siktir ettim abicim zaten. Mesele o değil. Mesele en güvendiğim, en sevdiğim insanın bile hiç ummadığım bir anda beni aldatabileceğini unutmak istememem. Kiminle olursam olayım, karım bile olsa yanımdaki, her çıplak kaldığımda bu .mına kodumun lekesine bakıp kendi kendime diyeceğim ki, unutma lan! Şakın unutma. Herkes herkesi her an aldanabilir. Herkes herkesi her an aldatıyor olabilir. En azından herkes herkesi bir ara muhakkak aldatır. Lekeye bak ve şakın unutma!”
    Ali Lidar
    Sayfa 4 - İthaki Yayınları
  • Öykü Otobüsü: #32743786
    Yolcu listesi: http://i.hizliresim.com/g6GR0O.jpg
    Öykünün ilk kısmı : #33619327

    Bağlantılı öyküler :
    #33861382 - #32867531

    Su krizini atlattıktan sonra yol arkadaşım da ben de kitaplarımıza dönüyoruz. Zaten ses tonundaki biraz abartmadın mı tınısından da hoşlanmadım. Tabi üzerine sıcak su dökülüp yanan benim!

    Kulaklığımı takıp bir süre okuduktan sonra okuduğum cümleleri anlayamadığımı fark ediyorum. Aklım yine yolculuğa çıkmış.

    Ne yapıyorum ki ne işim var benim Hatay’da? Yeni bir başlangıç mı çıktığım yolculuk, yeni bir hüsrana mı gebe? Uzun uzun irdelemedim sadece olacağına bırakmak istedim, işte gidiyorum. Onca yıl geçti üzerinden hala aynı mı ki her şey? Ben aynı mıyım ki? Uzaktayken kolaydı tabi attım tuttum, ne diyeceğim şimdi gidince? Karşılaşınca...?

    “Ben geldim!” ? Saçma! Sanki görmüyor benim geldiğimi.
    “Çağırdın geldim.”? Hayır bu da saçma sanki sırf çağırdı diye gidiyormuşum gibi.

    Bu yolculuğun sonunda pişman olmak da var ama artık yola çıkıldı. Bunları zaten düşünmedim mi? Aklımın tiyatrosunda bin bir senaryo oynatıp, artısını eksisini hesaba katıp çıktım bu yolculuğa. Ne olacaksa olacak, ne yaşayacaksam yaşayacağım. En kötü üzerinden biraz geçtiğinde bu yolculuğu ve Hatay’da geçirdiğim bir kaç günü hatıra olarak saklarım, amaaan düşün düşün sonu yok.

    “Gelmek istedim, seni görmek için. En son görüştüğümüzde kararını ver öyle gel demiştin. O zamandan sonra çok düşündüm, işte yanındayım. “

    Bu cevap hoşuna gider biliyorum, güler hatta ben bunları söylediğimde, ciddi meseleleri ciddi konuşamadık ki hiç.

    Kimselere demedim neden gidiyorum, aklımı karıştırmalarını istemediğim için. Neden sen gidiyorsun? Neden gidiyorsun? Neden o gelmedi? Kaç sene geçmiş üzerinden… Bu hesaplara girmek istemedim o yüzden de demedim ki ben Hatay’a gidiyorum, şunları bunları konuştuk. Gidip görmek, gidip yaşamak kararımı buna göre vermek istiyorum.

    Bir parça endişeyle karışık heyecan hissediyorum. Gerginim her an kopacak bir tel misali.

    Yanımda bir hareketlilik sezerek daldığım düşüncelerimden otobüsün içine dönüyorum. Semih Bey o sırada hışımla ayağa fırlıyor, ne oldu yahu kulaklık takılıyken bir şey mi dedi bana da anlamadım diye düşünürken sesi çıkabildiğine bağırmaya başlıyor;

    "ULAN MEMLEKET SİZİN GİBİLER YÜZÜNDEN İLERLEYEMİYOR. YETER ARTIK, BIRAKIN MİLLETİN SAF DUYGULARIYLA OYNAMAYI. KÖRÜM DİYE DUYGU SÖMÜRÜSÜ YAPIYORSUN, BİR GÖZÜNLE DE YANDAKİ KADINA BAKIYORSUN. AYIP ULAN AYIP!"

    Önümüzdeki ve arkamızdaki koltuklarda oturanların da ilgisini çekiyor bağrışı, herkes merakla bir Semih’e bir kör yolcuya bakıyor.

    “Yuuhh kör adam kör değil miymiiişşşş!!” diye ben de bağırıyorum şaşkınlıkla.

    Semih Bey’in “Yok ya ne körü baksanıza elf gibi keskin gözleri maşallah iki saattir sizi kesip duruyor yandan pis herif!! Yok şöyle kokuyor böyle kokuyor..!!” demesiyle kan beynime sıçrıyor.

    “BANA BAK GEBERTİRİM SENİ PİSS SAPIK!! ŞEYTAN DİYOR Kİ KAFASINI GÖZÜNÜ PATLAT. BİZ DE VİCDAN YAPIYORUZ İKİ SAATTİR KÖR ADAMCAĞIZ ÇAYI KAHVEYİ İÇERKEN YANINDAKİ SAKALLI ADAM YARDIM ETMEK ZORUNDA KALIYOR DİYE. UTANMAZ AYIP DEĞİL Mİ ADAM KAHVEYİ AĞZINA TUTTU BE!!”

    “Yaa ayıp ediyorsunuz hanımefendi bir dakika… “

    Sakallı adam da şaşkınlıktan bembeyaz kesmiş.

    “Gerçekten çok şaşkınım bu nasıl bir terbiyesizlik, nasıl utanmazlık. Ama işte toplum bu hale neden geldi durup düşünmek lazım. Dolandırıcılık, yalancılık, riyakarlık, çakallık kanınıza işlemiş efendim!! Tühh rezil herif seni. Seni utanmaz. Nedir senin amacın insan niye böyle bir yalan söyleme ihtiyacı hisseder!? Anlayamıyorum abicim. “

    “ Necip dur bi…”

    “ Sus!! Durmuş!! Ağzını burnunu kırmadığıma dua et. Saf gibi dinleyip üzüldüm sana bir de ahlaksız herif!” adı Necip olan adam, yanındakine bir yumruk savurmamak için kendini zor tutuyormuş gibi gözüküyor. Yanımdaki Semih Bey ise Necip denen adamdan daha da sinirli. Ben de adamı parçalamamak için zor duruyorum. Kan kokusunu tatsın bakalım bir de tanıyor mu görelim!

    “Gel ulan buraya!!”
    “Ayhh!! Semih Bey bir saniye ayağıma basıyorsunuz!” diye çığlık atıyorum.
    “BİR DAKKA SAYIN YOLCUĞLARIMIZ, Nolyorsunuzğğhh!”
    “Muavin bey bu adam kör numarası yapıp karıya kıza sarkıntılık ediyor.”
    “Vay ben senin…” deyip adamın yakasına yapışıveriyor muavin. “Doğru mu diyor bu adam yalan mı yapıyon lan sen?”
    “O tam öyle değil muavin bey kardeşim..”

    Arkadan birileri daha karışıyor olaya, neyin ne olduğunu anlamadan;

    “Aaa kör adama utanmıyor musunuz saldırmaya!”
    “Kör falan değil o!” diye bağırıyorum.
    “Püüü! Bir de yüzüne karşı kör deyip rencide ediyorlar adamcağızı.”
    “Ablacım kör adam manalı manalı bakar mı rica ediyorum anlamadan cevap verme!” diye Semih Bey de beni destekliyor.
    “Sensin abla! Kime abla diyosun sen. Nerden ablan oluyorum ben senin!” Sen kimsin de bana emirli cümleler kullanıyorsun, terbiyesizz!” derken Semih’e saldırmaya başlıyor.

    1 numaradaki yolcu da “Ya teyze bıraksana adamın yakasını!” deyince kadın hepten çıldırıyor ve bir anda nasıl oluyor anlayamıyorum hepimiz birbirimize giriveriyoruz.

    Her kafadan bir ses çıktığı için kimin ne dediği anlaşılmıyor ama küfürler, hakaretler, tehditler havada uçuşuyor. Olay adeta kör adamdan çıkıp mahalle kavgasına dönüşüyor. Kim kimi bulursa saldırıyor, kavga büyüyor. Ben o arada fırsattan istifade bizi ayırmaya uğraşan, arada da nasibini alan muavine de geçiriyorum bir kaç tane. Sıcak suyun öcünü de alıyorum karışıklıkta. :)

    O kargaşada otobüsten indiğimizin hayal meyal farkındayım. Boğuşmaktan herkes soluk soluğa, yaka paça dağılmış, suratlar pancar gibi olmuş.

    “Evlatlar kendinize gelin ne bu hal ne oluyorsunuz!”
    “Hayri baba bu 7 numaradaki adam kör tahliti yapıp karıya kıza sarkıyomuş. Bi de yanındaki adam bunun ağzına mı etmiş ne öyyle bişeler, ben de tam anlayamadım ama bu 7 numaradaki tam bi pisslikkk çıktığ. Uff anam suratımı yolmuş biri zaten! Çok fena yanıyo.”
    “Ağzına etmek falan ne biçim konuşuyorsunuz muavin bey.”
    “Ya sen ne arsız adamsın hala konuşuyor musun?”
    “Semih Bey bir sakin olursanız anlatacağım.”
    “Birader gözlerini bilemem de kulakların pek bir keskinmiş.” diye söze karışıyor 2 numarada oturan papaz.

    Semih de ondan cesaret alıp tekrar bağırmaya başlıyor.

    “Ya dimii? Tazı gibi kokluyor hem de tazı gibi de duyuyor maşallahı var!”
    “Birader maşallah inşallah bunlar hep arap bozması.” diye alakasız bir laf karıştırıyor araya 1 numaradaki satanist gibi olan tip.
    “Dua et sen Hayri kaptana!” diye yine bağırıyor Semih.
    “Kaptan bu adamla daha bir dakika geçiremem ben, terbiyesiz herif ağzına besledim bunu acıdım da haline. Yok sevdiği varmış terk etmiş, deney yapmışlar da... Bir deney de ben yapayım üzerinde diyorum. Kendimi zor tutuyorum okkalı bir tokat çakmamak için kendisine!”
    “Durun evlatlar bir sakin olun neyin ne olduğunu anlayalım.”
    “Hah kaptan ne güzel diyor, kızgınsınız bana saygı duyuyorum fakat belki geçerli bir sebebim vardı, dinlemiyorsunuz ki…”

    Semih “Bak hala ne diyor ya, başlatma saygına maygına!!” deyip adamın üzerine yürümeye davranıyor ama satanist tipli ile papaz kılıklı olan “Uyma dostum boşver, bi sakin ol!” deyip tutuyorlar, Hayri Kaptan da araya girip durdurmaya çalışıyor. Bu arada sahte kör ellerini kaldırmış, kafasını omuzlarının arasına kıstırmış gelecek muhtemel bir darbeden kendisini koruma pozisyonu almış bu durumdan zarar almadan çıkabilecek mi kestirmeye çalışıyor. Yüz ifadesi çokça endişeli, ee zaten nasıl olsun ben de insanları kandırıp duygularıyla oynasam linç yerim diye üç buçuk atardım herhalde. Yalancı pislik!

    Bir türlü sakinleşemeyen Semih’e dönüp “Semih Bey ben muavine kızınca “Uzun yılcılıklarda insının daha iradeli ve sinirlerine hakim olmısı girekiyor…” diye akıl veriyordunuz az evvel pek bir iradeliymişsiniz siz de.” diyorum.

    Diyorum ve film bir kez daha kopuyor. Körden hıncını daha alamamışken üstüne de ben sinir edince hepten çığrından çıkıyor Semih.

    “Bu otobüsteki herkes mi manyak ya şeytanın otobüsü sanki hangi koltuğa baksan sorunlu sorunlu tipler.”


    “Evlat sakin olmazsan atmak zorunda kalıcam bak seni otobüsten.”
    “Hele bir deneyin bakalım nasıl süründürüyorum sizi mahkemelerde! Avukatım ben avukat dava ederim sizi Hayri Beeeeey!”
    “Senin avukatlığın bana sökmez ulan git istediğin yere şikayet et! Otobüs Hatay’a varana kadar bu otobüsün kanunu da avukatı da mahkemesi de benim.”
    “Kamera şakası falan mı bu ya? Aklımı mı oynatıyorum ben yoksa?İnsanları kandıran bu adam yerine beni mi atacaksınız? ZATEN HEP BÖYLE OLUR DOĞRU SÖYLEYENİ DOKUZ KÖYDEN KOVARLAR DİYE BOŞA DEMEMİŞLER!”

    “Kamil ver oğlum şunun valizini, sakinleşmeyecek bu belli, almıyoruz bunu otobüse kalsın burda.”

    “Tamam babam sen ne dersen o!” diye koşup valizi getiriyor muavin aynı zamanda da pis pis, yapış yapış sırıtıyor. Bu da kimin tarafında belli değil 10 dakika önce Semih’le bir olup sahte körü tartaklamıştı, kaos düşkünü müdür nedir!!.

    “Yazık Hayri baba yaa napacak adam yolun ortasında, atmasaydınız.” diye engellemeye çalışıyor 2 numaradaki papaz kılıklı herif ama şoför çok sinirlendi belli. Apar topar eşyalarını verip itirazları da takmayan Hayri şoför;

    “Avukat beye eşlik etmek isteyen varsa beklesin burada. Biz Hatay’a gidiyoruz.” deyip dönüp arkasını biniyor otobüsüne. Vira bismillah deyip çalıştırıyor aracı. Yol ortasında kalmak cazip gelmiyor, Hayri kaptan da dediğini yapacak birisine benziyor. Kusura bakma, hayret bir şey ve pek çok çeşit itiraz cümlesi ile otobüse geri biniyoruz.

    Semih de binmek istiyor ama Kamil sımsıkı sarılmış belinden kıpırdaması mümkün değil, bağırıyor çağırıyor ama Kamil tın. Herkes bindikten sonra Semih’i yolun kenarına savurup koşarak otobüse biniyor. Bu kadar sinirli olmasam komik bir sahne aslında.

    Camdan Semih’e bakıyorum, hala tehditler savuruyor arabanın yanından koşuyor ama Hayri kaptan kapıları açmıyor ve Semih’i orada bırakıp yola devam ediyoruz. Ediyoruz da ne ben ne adının Necip olduğunu öğrendiğim sakallı, bu sahtekar ile yanyana oturmak istemiyoruz. Göz göze geliyoruz, bir söz söylemeye gerek kalmadan anlıyoruz ki derdimiz ortak. Aynı anda yerlerimizden kalkıp usulca kaptanın yanına gidiyoruz. Bu sahtekar, sapık adamı yanımızda istemediğimizi söylüyoruz.

    “Kaptan avukat sinirlendi otobüsün huzurunu bozuyor diye orada bıraktın da Hatay’a kadar bu sahtekar adamla nasıl gideceğiz. Bütün otobüs cephe aldı şuanda adama.”
    “Dur hanım kızım vardır bir bildiğim. Biz bu yolları haybeye eskitmedik! İlerde ilçe karakoluna gidip jandarmaya teslim edeceğim sahtekarı.”
    “O zamana kadar ben o sahtekarla oturmak istemiyorum Hayri kaptan, yer değiştirebilir miyiz?”
    “Oğlum kimin yanına koyayım onu şimdi, kimin yanına koysam sıkıntı. Az daha sabret.”
    “En arka 4lü boş atalım oraya tek başına olmaz mı?” diyorum.

    “ Kamiilll! diye sesleniyor. “Bak oğlum bana.”

    Aksiyon kokusunu alan muavin hemen yanımızda bitiveriyor.
    “Buyur baba?”
    “Şu sahtekar yok mu kör numarası yapan bunlar onunl yanyana oturmak istemiyorlar oğlum adamı arkadaki boş koltuklara oturtuver. “
    “Tamam baba, hallediyom.”

    Yine o uyuz sırıtışı takıyor yüzüne, sanki gizli bir iş çeviriyor da işler de tam istediği gibi gidiyormuş gibi.Çarpıveresim var ağzının ortasına! Zaten kör yaratıktan da sinirimi alamadım. Birlikte koltuğuma doğru ilerliyoruz, Osman denen sahtekar hala Necip Bey’e bir takım açıklamalar yapmaya uğraşıyor fakat Necip hiç oralı değil.

    “Kalk!” diyor Kamil “Arka koltuğa geç.”
    “Benim yerim burası sonuçta neden başka yere oturuyorum.”
    “Hadi kardaşım uğraştırma beni. Kalk lan dua et mapusta neyinh değilsin, Hayri Baba’ya dua et.”
    “Zorla kaldıramazsınız beni ben bu koltuk için bilet aldım, bak bilette bu koltuğa sigorta yapmışlar benim adıma, ya kaza maza olursa ben oraya oturmayacağım.”

    “Pess” diyorum dönüp bana bakıyor.

    “Bilader benim sinirimi zıplatma, kalk leyn geç arka koltuğa diyorum.”
    “Sen cidden ne kadar arsızsın ya bana o kadar yalan zırvaladıktan sonra saatlerce yanımda oturmaya devam mı edeceksin, hiç sıkılman utanman yok di mi?”
    “Necip konuşmama fırsat vermedin ki anlatıcam diyorum.”
    “Anlatırsın cağnım anlatırsın hadi kalkğ uraştırma beni bak kötü olacak demedi deme.”
    “Kalkmıy…” lafını bitiremeden daha muavin yakasından tuttuğu gibi çekiyor koltuktan.
    Aaaaağğ!! sesleri eşliğinde ve sahtekarın “Dur napıyosun, çek ellerini.” bağırışları arasında sürükleye sürükleye arka koltuğa götürüp koltuğa fırlattı adamı. Koltuğa fırlattığında üzerine abandığını gözlemliyorum, en arkada olduklarından muavinin dediklerini duyamıyorum ama muavin doğrulduğunda sahte körün yüzündeki korkmuş ifadeyi görüyorum. Ne demiş olabilir ki bu yapışık adama da adam böyle korkmuş olabilir, jandarmaya bırakacaklarını falan söyledi heralde. Neyse kurtulduk, Necip Bey’e bakıyorum iç çekip kör şeytan der gibi kafasını sallayıp yerine oturuyor. Ben de cam kenarına yanaşıyorum iki koltukta benim şuanda. Olan Semih’ oldu diye geçiyor içimden.

    Nasıl bir yolculuk oluyor böyle, yolun yarısına varamadan olaylar olaylar… Telefonumun titremesi üzerine cebimden çıkartıp bakıyorum. Whatsapp mesajı gelmiş, “Napıyorsun nasıl gidiyor yolculuk? Nerelerdesiniz?”

    “Bilmiyorum nerelerdeyiz de neler neler oldu bir bilsen, otobüs birbirine girdi, ortalık karıştı ama şimdi yatıştı. Şeytan otobüsün içinde dolaşıyor sanki… Buluştuğumuzda anlatırım ne olduğunu. Varabilirsem sağ salim tabii.”

    “Yapma yaa.. İyisin dimi? Tek parça gel, şeytan varsa da tuz falan dök. :)” Gülümsüyorum bu cevaba, birlikte izlediğimiz Supernatural diye bir diziye gönderme yapmış.

    “Şeytanın hangisi olduğunu bulursam çevresine tuz çemberi yaparım, iyi hatırlattın. :D :D “
    “İyi benim az işlerim var, molada ararsın beni, kimseye bulaşma :) başını belaya sokmadan gel. :) Zaman kısaldıkça sabırsızlığım artıyor. Özledim seni....”

    Ben de onu özledim. Yıllardan sonra yüz yüze ilk görüşmemiz olacak. Yarım kalanları tamamlayacağız, karamsar düşüncelerimi bastıran bir umut yerleşiyor içime. İster şeytan uğraşsın şimdi, ister sahte körler yüzünden otobüs birbirine girsin, isterse muavin saçmalasın. Keyfimi kaçıramaz hiç birisi.

    “Ben de seni özledim.” cevabını gönderiyorum, kulaklığı tekrar telefona takıp, kitabımı kucağıma alıyorum ve bir müzik seçip tüm arbedeyi geride bırakıyorum.

    https://youtu.be/HBOqfS5VC3U
  • 360 syf.
    ·9 günde·1/10
    Warcross sonrası stres bozukluğu halim hâlâ sürüyor olsa da ilk günkü şiddetinde değil. Bu yüzden kolları sıvayıp içimi dökmeye karar verdim. Öncelikle olayı kişisel almamanız adına klasik girizgâhımı yapayım: Kitabı çok sevene, az sevene, biraz sevene, aşırı sevene ve daha nicesine sözüm yok. Bunlar kitabı okuyanlar hakkında değil hatta yazar hakkında bile değil, kitap hakkındaki fikirlerimdir. Sevdiğiniz kitabın sevilmediğini görmek sizi incitiyorsa lütfen sayfadan çıkıp farklı sayfalara geçiniz, teşekkürler.

    Warcross ile ilgili neler neler var aklımda, bilemezsiniz. Hepsini hatırlayıp yazabilecek miyim, bilmiyorum ama bizi uzun bir yorum süreci bekliyor gençler. Yine. Kitabı okuyan çoğu kişinin seveceğini düşünüyorum. Özellikle de detayları çok önemsemiyor, yüzeysel anlatımlardan rahatsız olmuyorsanız genel hatlarına bakarak kitabı sevmenin kolay olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de güncel romanlar arasında fikir olarak, bu detay önemli, orijinal olmasının bir etkisi olabilir. Sanal gerçeklik üzerine yazılmış çok fazla roman yok. Hele popüler, hiç yok bildiğim kadarıyla. Her neyse. Ama ben sırf yazarın aklına çok güzel bir fikir gelmiş diye kitabı sevemem, ne yazık ki. Fikir güzel ama yazamamış, olmamış. Hakikaten olmamış.

    Bence kitapla ilgili en önemli sorunlardan birisi yazarın mübalağa sanatını çok fazla kullanması olmuş. Mesela oyunu ele alalım: Warcross. Sekiz yıldır falan milyonlarca insanın oynadığı, sevdiği, bağımlısı olduğu ve bugüne kadar hiçbir siber saldırı ya da aksaklığa maruz kalmamış bir başyapıt. Ve kızın birisi hazırlık oyununa, yarım milyar insanın izlediği bir oyuna “Dur bakayım, hackleniyor mu? Kodu yazdım. Ahanda oldu. İçerde-ma!” diyor. Ne? Bu oyun nasıl ayakta kaldı arkadaş? Sanal çağın yaşandığı bir dönemdeyiz, sekiz yıldır bir akıl sahibi hacker bile kodu yazamadı mı? Elin kızı oyundaki bu saçma sapan açığı nasıl buldu? Bakın o da bir saçmalık. Emika Chen. 18 yaşında, iki yıl bilgisayar ve altı ay internet yasağı ile yaşamış fakir bir genç. Elindeki telefonun ekranını bile zor açıyor, düşünün bilgisayarı ne haldedir. Elektrik faturasını nasıl ödediğini bile bilmiyoruz, kızımızın yiyecek yemeği yok. Aslında dâhi bir hacker. İstese kendini kurtaracak kadar para kazanabilirmiş. Çoğu kişide olmayan beceri bende var, Dark Web kullanırım kimsenin ruhu bile duymaz falan diyor bir yerde. İstesem yaparım diyor. Defalarca pavyonda çalışacak seviyeye düştüğünü söylüyor ama kendini kurtaracak bir hırsızlık yapmayı reddediyor. Derken aniden, hiçbir hazırlık ve plan yapmadan, Warcross oyununa bağlanıyor ve şurada bir açık bulmuştum aslında, başka da açık yok aslında, bir tek bu aslında. Güçlendiriciyi çalsam ve satsam ne olur ki? Evet, dur bir deneyeyim diyor ve çalıyor. Azıcık düşünen birisi ön hazırlık falan yapar, plan yapar, açığa çıkma ihtimalini düşünür falan ama nerede o kafa? O yetmiyor, bu imkansızlıklar içinde kızımız harika bir Warcross oyuncusu olduğunu iddia ediyor. Harika güvenlik kalkanları var sanal dünyasında. Ama kitabın sonunda aslında hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Aaa, meğerse takip edilmişim. Aa, meğerse güvenlik kalkanlarımı aşmış. Aa, benden iyiymiş, Aa, Aa, AA. Warcross oynarken görün hele. Yani nasıl bir deha, nasıl. Direğin altına dinamit koydum, patladı ve koştum. VAY ARKADAŞ! VAY! Böyle oyun görülmedi. Yeminle Temple Run falan daha iyi. Yani o çok iyi olarak anlatılan kız da fos bro, fos fos fos. Dese ki normal bir insan evladıyım, kendi çapımda hackerlık yapıyorum, hackliyorum oluyor klasksdkds biz de sinir olmayalım. Bazı yerler var kafamı duvara vurmak istedim. Adam kızı parasını verip işe almış, güvenlik durumları falan. Kız bilgi alıyor, haber alıyor ve şöyle diyor: Neyse ya bu o kadar da önemli bir şey değil, ona söylemeyeyim. Akşamında gözünü hastanede açıyor. Daha yüzlerce detay söyleyebilirim size kadın karakter hakkında. Verilmek istenen ve verilen farkı şu: Hayaller / Hayatlar. İnanılmaz yüzeysel, detaysız, altı boş bir kadın karakter. O kadar ki nefret bile edemiyor insan. Direkt yok benim için. Önemli biri değil gibi.

    Bahsi geçen oyun da fos ki çok az anlatılıyor zaten. Yani korkaklık mı desem, yazamama mı desem bilemedim. Sen sanal oyun kitabı yaz ve kitapta oyun hariç her şeyi anlat. Bir dâhi -Hideo Video, ona da geleceğim- nörolink diye bir şey bulmuş. Gözlüğü takıyorsun ve hop Warcross. Burada sevgili @miyopastronot’tan alıntı yapmak istiyorum: “Neymiș şehire senkronize edilmiș oyun. Odasında yaptığı şeyler puan kazandırıyormuș. Kupon avcısı sanırsın beleşçiliğe bak. TOKYOYA HOȘ GELDINIZ +20 PUAN. SİFONU ÇEKTİNİZ +3 PUAN. YEMEĞİN YANINDA YEDİĞİNİZ KAÇINCI DİLİM LAN O? 9 PUAN GERİ ALIYORUM. İlk zaman çatır çatır kazanıyordun puanları, sonra niye unutuldu? Biz okurlar kaçın kurasıyız be, yer miyiz bunları? Bin tane yere girip çıktı niye işlemedi puanlar, anca göz boyama.”
    Vay oyun savaş oyunuymuş. Ölüp ölüp diriliyorsun, no problem. Önemli olan elindeki bir taşmış, onu alana kadar catch me if you canmiş. Vay mimar varmış, sanal evreni zekasını kullanarak oyun için uyarlayabiliyormuş. Kızımızın zekasını örnekleyelim: Dur şu ipi atıp ejderhanı nasıl eğitirsin yapayım. Vay, evreni senin gibi düzenleyen görülmedi gülüm. Yılın mimarı ödülü kime? Tabii ki Chen. Benim için resmen “çen oyun mu oynuyorsun bakayım çen”. Ve oyunları adam gibi anlatmıyor yazar. Gözlüğü taktım, koştum, atladım, zıpladım, dinamit patlattım ve öldüler, kazandık. Helal be, olsa da oynasak. Mario bile daha iyiydi sanki. NEYSE.

    Gelelim Hideo Tanaka’ya. Ben ona Video diyorum. Bilin bakalım o ne? O da dâhi. Acaba yazar bağlaç olan dahi mi kullandı diye düşünmedim değil okurken. Arkadaşlar, dâhi cidden başka bir olaydır. Keşke bir iki makale okusaymış da biz de bol dâhili, abartılı kitabımızı okuyup göz devirmeseymişiz. Bakın şimdi adam nörolink diye bir şey yapmış. Beyinden ilham almış. Detaylar için lütfen warcross kitabına başvurmayınız. Çocuk yazmış, olmuş işte, niye merak ediyorsunuz detayları? Neyse, gözlüğü takıyorsun ve sanal dünyadasın. Hayallerini sanal dünyanda, kendi haline gerçekleştirebiliyorsun. (Bahsetmedim ama Matrix göndermesi 800 bin detaydan biri falan bu yalnızca) Öyle güzel yapmış ki sanal dünyada gibi hissetmiyorsun, sana göre gerçek gibi her şey. Oyunu yapmış, sekiz yıl hiç tökezlememiş. Emrinde bir sürü profesyonel hacker, oyun kurucu, planlayıcı, yardımcı vs. var. Kimsenin bilmediği bir şifreleme ve hackleme küpü gibi bir zıkkımı var. Oyunu sürekli kontrol ediyor. Güvenlik kalkanları falan var. Kızın biri de hackledim, ahanda oldu; diyerek sisteme girip seni dünyaya rezil rüsva ediyor. Hayır, kimse buna takılmıyor eyvallah bro. Yarım milyar insanın hepsi de iyi niyetli çıktı, tebrikler. Ama nedir bu müsrif oğul evine döndü tavırları? Vay özel jet, vay kral dairesi, vay ayağına masaj yapayım, vay puanlar sana be güzelim modları. Ya hırlı mı hırsız mı? Şeytan mı hain mi? Kıza ne sebeple güvendin de peşinde koşuyorsun?
    -Alo, Tokyo’ya gel.
    +Tamam.
    -İşe alındın.
    Detaylar o kadar saçma ki yazar kendisi de araya giriyor. “Hideo daha önce kimseyi bu kadar çabuk işe almamıştı. Hideo daha önce kimseye böyle bakmamıştı. Böyle dememişti. Böyle konuşmamıştı.” Konuşma dediği de şey: Hoş geldiniz bayan çen, bizimle çalışmak ister misiniz falan. Hani bir şey anlatmıyor. O kadar anlattığı karaktere uymayan hareketler ki olayı ilk görüşte aşk, böyle başladı; adı üstünde yıldırım aşkına çevirdik. Gördü ve âşık oldu. Hackleme gibi aynı değil mi? Ne kadar romantik. Ay kalp kalp kalp. Daha neler neler var da Allah biliyor yıldım. Hayaller / Hayatlar olayı burada da çok fazla vurgulanıyor.

    Sonra zaten Yeşilçam’a bağladık. Kitabın yarısında sakın ha şöyle şeyler yapayım deme Marie, bu kadarı da fazla dediği ne varsa kitabımızın sonundaydı. Kendimi sağa sola falan atmak istedim. Ve çok kötü mesajlar vererek, ben aslında sizin süperegonuzum falan modlarında bir sonla, gerçekten bir saçmalık silsilesi olarak sona erdi. En büyük merakım da şey kitaba dair; bundan sonra sakın şöyle olmasın dediğim onlarca saçmalıktan hangisi acaba ikinci kitapta olacak? Cidden, cidden merak ediyorum. Çünkü o son... Yani ne desem bilemiyorum.

    Turda okuduğumuz en kötü kitaplardan biriydi benim için. Verdiğim paranın her kuruşuna, tüm kalbimle acıdım. Bari pdf olarak okusaydım, neden aldım diye çok düşündüm. Henüz bir cevabı yok. Ne yazık ki ben sevmedim, eller alsın diyor ve tavsiye etmiyorum. Yani nasıl sevmediysem yorum bile tam istediğim gibi olmadı ama siz mesajı aldınız bence. Tabii sevenlerin yorumlarına da göz atın derim zira bildiğim kadarı ile Kimra, Sinem ve benden başka sevmeyen biri yok, şaka değil. Sevgiler.
  • Barlar sokağının henüz barlar sokağı olmadığı zamanlarda o sokaktaki bir apartmandaydı evim. Karşı çaprazımızda sokağın o zamanki tek barı olan 6.45, alt katımızda Leydi Bayan Kuaförü, onun yanında da Özdemir'in dövmeci dükkânı vardı. Leydi abinin de Özdemir'in de pek iş yapamamalarından ve benim de yazları ekseriyetle işsiz it gibi yapacak hiçbir şey bulamamamdan mütevellit akşam olmadan barda içmeye başlar, hava kararmaya yakın bir bardak daha mı içsek yoksa birbirimizin kafasına mı sıksak diye düşünür dururduk. Hayatımın hiçbir döneminde canımın o zamanlardaki kadar sıkıldığını hatırlamam…

    O saçma sapan günlerin birinde, benim de Özdemir'in dükkânında olduğum bir öğleden sonra içeri otuz yaşlarına yakın bir adam girdi. Elinde tuttuğu buruşuk kâğıdı uzatıp dövme yaptırmak istediğini söyledi. Özdemir önce kâğıda sonra adamın suratına sonra tekrar kâğıda ve sonra da bana baktı. Merak edip elimi uzattım. Kâğıdı alıp baktım. Bir b.ka benzetemedim. Ben de adamın suratına baktım önce sonra kâğıdı Özdemir'e verdim. Sonra da dayanamayıp epeydir süren sessizliği bozdum.

    "Abi bu ne?"

    "Bunu yapacaksınız", dedi ve bir çırpıda tişörtünü sıyırıp yan dönerek eliyle böbreğinin üstündeki yumuşak bölgeyi gösterdi.

    "Buraya yapacaksınız."

    Özdemir şaşkınlığı üzerinden atamamış, "tamam yapalım .mına oyim da bu ne lan?" dercesine bakıyordu. İş başa düşmüştü yine. Kâğıtta görülen tek şey ceviz büyüklüğünde siyah bir lekeydi. Büyük, kenarları taşmış, içi dolu siyah bir yuvarlak. Neydi lan bu
    Sordum tekrar;

    "Abi, bu ne?"

    "Doğum lekesi!"

    Al işte. Zaten akıllı adamın bizle ne işi olur?

    "Senin doğum leken mi abi?

    Herifin surat düştü. Çenenin yayına .ıçayım Ali o nasıl soru lan? Adam şimdi tekme tokat dalacak bize! Neyse dalmadı Allahtan.

    "Yok benim değil. Eski sevgilimin. Aynı yerde aynı şekilde bir doğum lekesi vardı onun. Aynısından yaptırmak istiyorum."

    Herif konuşunca gaza geldim ben de,

    "Abi madem çok seviyorsun kızı isminin dövmesini yapalım, kalp yapalım bir şey yapalım. Doğum lekesi dövmesi olur mu hiç?"

    "Yok lan ne sevmesi. Onun .mına koyim ben. Üç sene beraberdik bu kaltakla. Köpek gibi âşıktım. Bir gün en yakın arkadaşımla yattığını duydum. Sıkıştırdım biraz itiraf etti. Bir kere de yapmamışlar üstelik defalarca yatmış kansızlar!"

    Acıdım. Gözleri dolmuştu adamın…

    "E .iktir et abi o zaman. Unutman lazımken ne diye kızın doğum lekesinin dövmesini karnına yaptırırsın?

    Güldü...

    "Kızı .iktir ettim abicim zaten. Mesele o değil. Mesele en güvendiğim, en sevdiğim insanın bile hiç ummadığım bir anda beni aldatabileceğini unutmak istememem. Kiminle olursam olayım, karım bile olsa yanımdaki, her çıplak kaldığımda bu .mına kodumun lekesine bakıp kendi kendime diyeceğim ki, unutma lan! Sakın unutma. Herkes herkesi her an aldatabilir. Herkes herkesi her an aldatıyor olabilir. En azından herkes herkesi bir ara muhakkak aldatır. Lekeye bak ve sakın unutma!"

    ​Tekrar göz göze geldik Özdemir'le.
    "Biz de mi dövme yaptırsak lan?"