“Evde durmadan bir şeylerle mücadele ederdik, çoğunlukla da açlıkla. Peder patronla kavga halindeydi. Bense okulda kavga ederdim. Fakat her seferinde kaybettik. Bu hep böyle olduğundan giderek kaybetmenin kader olduğu fikri kafamıza yerleşmişti. Peder, köpek sürüsü tarafından köşeye sıkıştırılmış bir kedi gibi kavga ederdi. Önünde sonunda bir köpeğin onu öldüreceği kesindi; yine de dövüşmekten vazgeçmedi. Ne kadar umutsuz bir durum olduğunu anlayabiliyor musun? İşte böyle bir umutsuzluk ortamında büyüdüm.”
Evde durmadan bir şeylerle mücadele ederdik, çoğunlukla da açlıkla. Peder, patronla kavga halindeydi. Bense okulda kavga ederdim.
Fakat her seferinde kaybettik. Bu hep böyle olduğundan giderek kaybetmenin kader olduğu fikri kafamıza yerleşmişti.
Gördüklerim beni deliye çeviriyor.
Savaşlar, kavgalar, anlaşmazlıklar, hırsızlıklar, arsızlıklar, haksızlıklar, ahlaksızlıklar, yalanlar, kandırmalarla dolu bir dünya görüyorum. İnsanlar açlıkla, yoksullukla mücadele ediyorlar. Gencecik yaşta hastalığa yakalananlar, derdine çare arayanlar var. Dünyanın suyu tükeniyor. Havamız kirlendi. Orman yangınları, küresel ısınma, çölleşme, doğal afetler...
Offff, daha neler neler.
Önce yerel kaynaklar yok edilir, haliyle çiftçilerin bağımsızlığı da ellerinden ahınmış olur. Sonrasında kendi tekellerindeki GDO'lu tohum patentleriyle binlerce yıllık tarımsal miras gasp edilerek insanlar özel sirketlere bağımlılı hale getirilir.
İnsanların ne ekeceğine, ne biçeceğine, yedikleri lokmanın bile ne olacağına, bu lokmanın onları hangi hastalıklara uğratacağına ve en nihayetinde hangi ilaçlar
kullanarak ne șekilde öleceklerine karar veren bir mekanizmayı kurmuş olurlar. Bu nedenle korkmadan söyleyebildiler; "ya bizim verdiğimizi ek, ya da öl!" Artık şu
gerçeği görmek zorundayız ki: GDO ve türevi projeler açlıkla mücadele etmiyor, açlığı bizzat üretiyor!