Okuyucuyu vicdanla yüzleştiren, kolay unutulmayan bir ağıt... özellikle kadınların ve çocukların zulme maruz kaldıkları,savaşın yalnızca cephede değil; evlerde, bedenlerde ve ruhlarda açtığı derin yaraları anlatan, son zamanlarda var olan savaşlarda aynı durumun yaşanıyor olması bu okumayı benim için oldukça zorlaştırdı. Yürek yangını...
*“Savaş, insanın bedeninden önce ruhunu yaralar.”*
Savaş kadınların bedenine yalnızca şiddeti değil, suskunluğu da kazır. Konuşamadıkları her acı, geceleri biraz daha büyür. Utanç onlara aitmiş gibi öğretilir; oysa suç, onları parçalayan karanlıktadır. Kadınlar hayatta kalır ama içlerinde, dokunulamayan bir yer sonsuza dek yaralı kalır...
İşte bu yarayla yaşamaya çalışan sembolik karakterimiz Suada ilk okumaya başlayınca ne güzel bir hayatı vardı, konservatuar öğrencisiydiler o ve Tarık ne güzel aşkları vardı, bu aşka yelken açmışlardı Saraybosna sokaklarında. Bu sokaklarda , Müslüman Boşnakların camileri , Katolik Hırvatların katedralleri, Ortodoks Sırpların kiliseleri, neredeyse iç içe geçmişti. Taki savaş kapıya dayanana dek. Sırplar ve Hırvatlar arasında çıkan savaş ve arada yok olacak olan Boşnak Müslümanlar. Bu savaşta esir düşen kadınların yaşadıkları içler acısı...Suada, savaşın ve erkek egemen şiddetin ortasında kalan bir kadının simgesi. O sadece tek bir karakter değil; sesi bastırılan, acısı görünmeyen, yaşadıkları yok sayılan binlerce kadının ortak yüzü.
Ve bu iğrenç savaş ve sonrası,Suada, zayıf bir karakter gibi görünse de “zayıf” değil; hayatta kalmak zorunda olan bir kadın olarak verdi yaşam mücadelesini. Ve onu o sonda görmek beni çok mutlu etti...
“Sessizlik, korkunun en yüksek sesidir.”
Savaş bitse bile, kadınların savaşı çoğu zaman bitmez.
Kırılgan ama dirençli, Sessiz ama güçlü, Yaralı ama umutlu bir kadın; Savaşta