Şimdi buradayız işte. İşlediğimiz günahın kefaretini ödüyoruz. Bir adam tarafından kandırılmaya izin vermiş,onun peşine körü körüne takılmış olmamızın kefaretini; başkaldıran insan tanımını unutma,bencillik, öngörüsüzlük, vurdumduymazlık, diktatöre boyun eğme, küçük hırslarımıza kapılma günahlarının kefaretini. Gündelik yaşamımızın içinde küçük boyun eğişlerimizden oluşan küçük günahların hikâyesi bu.
Sadece kendine aitsin sen. Peri kadar hafıfsin,
bir bulut bile değilsin. Artık kendini ancak saçılarak,
yayılarak, akarak ve uçuşarak sürdürebilirsin.
Kendine koyduğun addan başka bir ada sahip değilsin.
Her yerden, her şeyi, olduğu gibi bırakarak gidebilir,
hep göçte olabilirsin.
Dokunduğun hiçbir şeyde izini bırakacak,
gördüğün hiç kimsede adını biriktirecek değilsin.
Gün olur, alır başımı giderim, Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda Şu ada senin, bu ada benim, Yelkovan kuşlarının peşi sıra.
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz; Çiçekler gürültüyle açar; Gürültüyle çıkar duman topraktan.
Hele martılar, hele martılar, Her bir tüylerinde ayrı telâş!..
Gün olur, başıma kadar mavi; Gün olur, başıma kadar güneş; Gün olur, deli gibi...
"Issız bir adaya düşüyorsun.
Yanına yalnızca beş kitap alabilirsin. Hangilerini seçerdin?
Bir gün buna ciddi ciddi mecbur kalacağım hiç aklıma gelmezdi."
"Şimdi bazı bilgisiz kesimler diyor ki, " Lozan'da On İki Ada'yı vermişiz." On İki Ada Balkan Savaşı'nda zaten İtalyan işgali alyındaydı. Lozan'da kimsenin oraları verdiği de yoktu. Nitekim kime ait olacağı İkinci Dünya Savaşı sonunda belli oldu."