Biz nasıl oldu da böyle kabalaştık, bu kadar vahşileştik, terbiyemiz nerede kaldı? Bağlarımız koptu. Niye? Çünkü büyüklerimizi küçümsedik, onlardan bir şey öğrenmeye ihtiyacımız olmadığını düşündük, "Kur'an ve Sünnet bize yeter. " dedik. Kur'an ve sünnetin edep dairesinde nasıl yaşanacağını bize anlatan ilmihallerimizi, adap kitaplarımızı, geleneksel ahlakımızı, adab-ı muaşeretimizi küçümsedik. "Bunlar geleneğin kiri" dedik. Öze dönüş adına, kaynaklara dönmek adına bütün o kültür ve terbiyeyi silip attık. Kendimiz de tertemiz, taptaze yeni bir başlangıç yap(a)madık, Efendimiz (sas) kurbanı nasıl kesmiş, hadis kaynaklarına bakmadık, oradan yeni bir adap üretmedik.
Sayfa 258·Kitabı okudu
Ebûbekir el-Verrâk'a (rahimehullâh) 'Afiyet nedir?' diye sordular. O da şöyle cevap verdi: "Kulun, kelime-i şehadet söyleyerek îmân ile ölmesi, Allâhü Teâlâ'nın onu evliyâları zümresinde diriltmesi, sırất köprüsünü selâmetle geçirmesi ve sonra da cennete girdirmesidir. İşte âfiyet budur." Afiyet on şeydir. Beşi dünyadadır. Bunlar: İlim, amel, ihlás, şükür ve Cenâb-ı Hakk'ın takdîrine râzı olmak. Beşi de âhirettedir: Yüzün beyaz olması, terâzi(de sevabların) ağır gelmesi, hesabın kolay olması, cehennemden kurtulmak ve cennete girmektir.
Ya'kub bin Seyyid Alizade, Mefätīhu'l-Cinân ve Mesâbîhu'l-Cenân (Şerhu Şir'ati'l-İslâm), s. 171.·Kitabı okuyor
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
"Allâhü Teâlâ'nın en sevdiği duâ, kulun: Allâhümmerham ümmete Muhammedin rahmeten âmmeten." demesidir. Manası: Allâhım! Muhammed aleyhisselâmın ümmetine, onların bütün hepsine rahmet eyle.
Süyüti, el-Câmiu's-Sağîr, 8026; Ya'kub bin Seyyid Alizâde, Mefātīhu'l-Cinân ve Mesâbīhu'l-Cenân (Şerhu Şir'ati'l-İslâm), s. 174.·Kitabı okuyor
Elmalılı Hamdi Efendi merhûm, Hak Dîni Kur'an Dili Tefsîri'nde duânın usûlünü bildiren A'râf Sûresi'nin 55. ve 56. âyet-i kerîmelerini şöyle tefsîr etmiştir: "Evvelâ haddinizi bilip Rabbiniz'i tanıyınız. Azamet, hayır ve bereketin onun kudretinde ve ona mahsus olduğunu idrak ediniz. Gece ve gündüz her hâlde, her lahza ona muhtaç olduğunuzu; onun hükmü altın-da mahlûk ve memur bulunduğunuzu ve hiçbir zaman ondan müstağni olamayacağınızı îtiraf ediniz. İkinci olarak onun azameti karşısında kendisine müracaat etmenin ve ihtiyaçlarınızı arz etmenin yasak olmadığını, bilakis doğrudan doğruya talep ve duâya izinli ve hatta memur bulunduğunuzu biliniz. İhsân-ı İlâhî'de cimrilik olmadığını ve bununla beraber Allah'ın, duâları kabul etmeye mecbur olmadığını da aklınızda tutarak, ondan di-lekler dileyiniz, arzu ve ihtiyaçlarınızı isteyiniz. İsteyiniz ama pervâsız bir şekilde bağırıp çağırarak değil, tam bir tâzim ile yalvararak ve bütün ihlâs ve samimiyetiniz ile gizli münâcât halinde isteyiniz."24 Elmalılı Hamdi Efendi merhûm, Fâtiha-i Şerîfe'nin tefsîrinde de şöyle yazmıştır: Birisinden on liralık bir yardım istemekle, daima on lira getirecek bir yolu, bir sebebi istemek arasında ne kadar fark vardır. Cenâb-ı Allah'tan "Yâ Rab! Bana yardım et; falan nimeti ver." diye duâ ve yardım talebin-de bulunmak pek küçük bir talep olur. Hatta "Her nimeti ver." demek bile böyledir. Çünkü bu dua kabul olunmakla o nimetlerin her zaman devam etmesi temin edilmiş olmaz. Fakat "Falan nimete götürecek yolu bana göster ve o yolda sabit kalmayı nasîb eyle" diye taleb edilecek olursa bu duâ kabul olunduğu zaman o nimet bir kere değil bin kere ve nihâyetsiz elde edilmiş olur. Nimetlere götüren yol bulununca nimetlerin hepsine devamlı olarak erilir.
Umre lügat olarak ziyâret demektir. Istılahda muayyen âdab çerçevesinde, Kâbe'nin ziyaretine denir. Umreye Haccu'l-Asgar da denmiştir. Bu sebeple hacc'a da "el-Haccu'l-Ekber" denmiştir. Haccın yıl içerisinde, belli bir zamanı vardır. Ayrıca Arafat'ta ve Müzdelife'de vakfe, şeytan taşlama gibi başka levâzımatı da bulunduğu halde, Umre sâdedir: Yılın her ayında yapılabilir. İhram, tavaf ve sa'y'dan ibârettir.
Sayfa 278 - 5. Cilt
Din
Âdâb, yani edebler bütün İslâmî gerçekleri içine alabilecek derecede zengin bir mefhumdur. Böyleyken biz bugün bunun -tatbikat itibariyle- kahir ekseriyetini kaybetmiş bulunmaktayız. Cumhuriyet Türkiyesi, böyle nisyâna terk edilmiş sayısız âdâb tezâhürüne kıyarken, gûyâ edeb icadı olarak bir usul icad etmiş. O da eve gelen bir misafirin ayakkabılarını çevirmektir. Halbuki bu büyük bir edebsizliğin ta kendisidir. Zira eskiden misafirlerin ayakkabıları çevrilmez, sadece düzeltilirdi. Misafir de kapı ağzından bir adım geriye çekilerek yüzü ev sahibine dönük olduğu hâlde ayakkabılarını giyerdi. Şimdi edeb zannedilerek bu ayakkabı çevirme modası yüzünden misafir ev sahibine arkasını dönmekte ve öylece eğilip ayakkabılarını giymektedir.
Hayata Dair