İlyada’yı okurken insan şunu fark ediyor: Bu bir savaş kitabı değil. Bu, çok sinirli bir adamın destanı. Daha ilk dizelerde Homeros açık açık söylüyor zaten: “Tanrıça, Peleus oğlu Achilles’in öfkesini anlat.” Yani Helen falan hikâyeye sonradan girmiş gibi duruyor; asıl mesele Achilles’in canının neye, ne zaman ve neden sıkıldığı. Truva Savaşı da bu öfkenin arka fonu sadece.
Kitaptaki Achilles, filmdekinden daha rahatsız edici ama aynı zamanda daha gerçek. Yarı tanrı olmasına rağmen inanılmaz kırılgan; gururu okşanmazsa dünyayı yakabilecek potansiyelde. Agamemnon’la yaşadığı mesele “kadın meselesi” gibi görünse de aslında tam bir güç savaşı. Achilles’in derdi Briseis değil, “beni kimse ikinci plana atamaz” duygusu. Ve bu duyguyu öyle bir sahipleniyor ki binlerce askerin ölmesini izleyip tek bir adım atmıyor. Kitap burada hiç romantik değil; Homeros, Achilles’i parlatmıyor, olduğu gibi bırakıyor. Kahraman ama pürüzsüz değil, hatta bayağı problemli.
Patroklos’un ölümüyle birlikte Achilles’in freni tamamen boşalıyor. İlyada’daki bu dönüş çok serttir: Öfke yerini yasla karışık bir deliliğe bırakır. Hector’u öldürmesi bir “kahramanlık anı” değildir, daha çok kontrol kaybıdır. Hector’un cesedini sürüklemesi ise kitabın en rahatsız edici sahnelerinden biridir. Homeros burada okuyucuya göz kırpmaz; “bak, işte öfke böyle bir şey” der. İlginçtir, Achilles’in gerçekten insanlaştığı tek an, Priamos’un çadırına gelip oğlunun cesedini istemesidir. Tanrıların, kaderin, savaşın hepsi susar; geriye iki yaslı adam kalır.
2004 Troy filmi ise kitabın bu sertliğini biraz törpüler. Achilles daha cool, daha suskun, daha “ikonik”. Ama kitapta olan o içten içe çürüyen öfke filmde tam hissedilmez. Film, Achilles’i sevmemizi ister; İlyada ise bize “sevmek zorunda değilsin” der. Bence aradaki