Gece yarısı, dışarıda göz gözü görmeyen bir kar fırtınası var, fenerlerin ışığı rüzgarda bir sönüp bir yanıyor. Sen tam evine doğru koştururken, karşıdan bir karaltı geliyor. Tam yanından geçerken bir bakıyorsun ki... Adam tıpkı sensin! Ama sadece dış görünüşü değil; yürüyüşü, paltonun düğmesi, hatta o hafif yamuk duruşun bile aynı.
Baş kahramanımız Bay Golyadkin, aslında tam bir gariban memur. Kendi halinde, biraz ezik, toplumda yer edinmeye çalışan, sürekli "Ben onurlu bir adamım, oyunlarla işim olmaz" diye sayıklayan bir tip. Ama aslında adamın içinde fırtınalar kopuyor. Bir gün pat diye karşısına Golyadkin Junior çıkıyor. Yani onun tıpatıp aynısı olan "Öteki".
Bu "Öteki" Golyadkin, bizim esas Golyadkin’in yapamadığı her şeyi yapıyor. Daha fırlama, daha ağzı laf yapan, üstlerine yaranmayı bilen, her kapıyı açan bir tip. Bizimki bir köşede terleyip kekelerken, Öteki gelip herkesin gözdesi oluyor.
Herkes "Öteki"ye selam veriyor, onu yemeğe davet ediyor, bizimki ise arkadan izleyip "Ama o benim, ben buradayım!" diye çırpınıyor. İnsanın aklını kaçırmaması elde değil!
Okurken hep şunu soruyorsun: "Bu adam harbiden delirdi mi, yoksa bu 'Öteki' aslında Golyadkin'in olmak isteyip de olamadığı o sahte, maskeli yüzü mü?"
Dostoyevski burada o dönemin Rus memuriyet hayatına öyle bir giydiriyor ki! İnsanların bir hiç olduğu, sadece rütbelerin ve maskelerin konuştuğu o dünyada, insanın kendi benliğini kaybetmesi kaçınılmaz hale geliyor. Kitabı okurken sanki oda gitgide daralıyor, o St. Petersburg’un karanlık koridorları üzerine üzerine geliyor gibi hissediyorsun. Bazı sahneler o kadar absürt ki, "Güleyim mi, yoksa bu adamın haline ağlayayım mı?" diyorsun. Golyadkin’in o bitmek bilmeyen iç konuşmaları seni de kendi zihninin içine hapsediyor.
Aslında hepimizin içinde bir