Ben geldimmmm! :)
Hem de muazzam bir kitapla…
Bir klinik düşünün; hafıza kaybı yaşayan insanlar için sıra dışı bir yöntem geliştirmiş. Edebi sınırları zorlayan ama varoluşsal değerler karşısında duruşunu da koruyan bir anlatı… Bir şeyler var ama aynı anda yok. Yoksa her şey bir hayal mi? Belki de bir tür halüsinasyon…
Tam anlamıyla “tavşan kaç, tazı tut” misali bir kurgu. Okurun zihnini altüst ediyor. Ama kolay değil; John Fowles gibi bir yazarın ne anlatmak istediğini ilk okumada kavramak.
Neyse ki benim bu yazarla aram fazlasıyla iyi. Anlatmak istediğini çok net anladım. Ah John.. mütevazı olamayacağım; tıpkı senin gibi. :)
Kitabı okurken konuyu oldukça yanlış yorumlayan okurlara rastladım. Oysa anlatılmak istenen bana göre son derece açık ve net. O hâlde şimdiden okuyacak olanlara kolay gelsin!
Daima sevgiyle ve kitaplarla kalın:)
“Kendini tanımak, başkasını değiştirmeye çalışmaktan çok daha acı vericidir.”“Ben gerçekten bunu mu istiyorum, yoksa korkularım mı bana bunu istetiyor?” sorusunu sürekli kendime soran biri olarak, kitap üzerimde ürpertici bir etki bıraktı.
Sevgi bazen karşıdakini olduğu gibi görmek değil, kendi eksikliğimizi onun üzerine yansıtmaktır… Ah, bu hata gibi görünen ama asla yapmaktan kaçamadığımız yansıtma öyle tehlikeli ve sinsi ki.
Evet, “İnsan bazen özgür olmak ister ama özgürlüğün bedeli olan yalnızlıktan korkar.” Ama hangisi daha korkutucu, bilemiyorum: Nietzsche gibi soğuk duvarlar arasına kendini kapatıp avutucu ve yüceltici ideallere sığınarak katı bir hayat sürmek mi, yoksa tüm hatalar ve anlam karmaşaları arasında mutluluğu da, sevinci de, hayal kırıklığını da, gurur duymayı da, sevmeyi de, sevilmeyi de, nefret etmeyi, hatta nefret edilmeyi bile göze alıp denemeye devam etmek mi? Hem de hiç yılmadan…
İlginç bir şekilde, bu tedavi düellosuna dahil olanlardan bir diğeri de ben oldum. Tedavi olabildim mi, ondan pek emin değilim. Nietzche’yi bu denli katı bulmama rağmen, kendimi en çok ona yakın hissetmiş olmak da beni ayrı şaşırttı…
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Sonu hiç ummadığım şekilde biten, başta çok anlam yüklemediğim, okurken bu kadar içime dokunacağını tahmin etmediğim bir kitaptı.
Her bölümün başındaki kısa alıntıları, olayların geçtiği şehirleri farklı adlarla kodlayışı, kitabın içindeki ince ayrıntılar yazarın derinliğini sonuna kadar hissettiriyor.
İncelemeyi uzatmayıp kitabın son sayfasından bir alıntıyla bitiriyorum:
‘Artık anlıyorum, insan görkemli güzelliğini ölene dek bilemiyor. Ne dünyanın ne kendisinin. Kalbin terazisi, yitirilmemiş hiçbir şeyin kıymetini hakkıyla ölçemiyor. Oysa bir bilseniz, ah bir bilseniz…
DokunmadanNermin Yıldırım · Everest Yayınları · 202511,6bin okunma
Bu romana bir tür adı vermem gerekse Hayat romanı derdim çünkü tamhayatın içinden tam bizden. Roman yazar anlatıcının İranlı halı tüccarı dedesi Settarhan ile Trabzonlu anneannesi Zehra'nın bu uzak coğrafyalarda rağmen nasıl olupta evlenebildikletini merak edip dedesinin hayatını öğrenmek için İran'a gitme kararı almasıyla başlıyor. Bu arada hayatında ona bir sürprizi oluyor ve baktığı fotoğraflardan bir gölge olarak onların yanına gidip . bizzat şahit oluyor hatta hakim anlatıcı gözüyle göremediklerini bile görüyor. Bu iki insanın karşılaşma serüvenleri paralelinde :Balkan Seferleri, 1.Dünya Harbi, Sovyet Rusya'nın kuruluşu, muhabirlik ,Mecusiler gibi tarihi meselelerde kahramanların hayata etkileriyle güzel ve çarpıcı işlenmiş.
Yazar anlatı boyunca hiç acele etmeden oldukça şairane üslup ve betimlemelere yer vermesiyle duyguyu okura çok güzel verebilmiş. Bu eseri bir sefer daha okuyup bitirmişken esere veda etmenin hüznünü tekrar yaşıyorum.
Ah İsmail! Osmanı'nın Balkan koçu Zehra seni Gülcemal Vapuru'nda uğurlarken ben de arkandan ağladım. Hele o günlüğünü okurken gözyaşlarına hakim olabilmek ne mümkün. Zehra'ya şöyle demiştin günlüğünde : "Söylesene Zehra'm unutmak bu lisanda kaç hecedir? " haklıydın bu acıları unutmak ne mümkün. . .
Setterhan, Sehend Dağı'nın zirvesinde ölümle karşılaştığında ölüm olunca her şeyin nasıl da teferruat olduğunu bir kere daha anladım. Zehra muhacirlik yolundayken insan denen mahlukun ne kadar kötü olabileceğini ise idrak ettim.
Sofya'nın ve özellikle Celil Hikmet'in mektupları ise beni benden aldı.Yani bu hikayeden heybem gayet dolu ayrılıyorum nasibi olan karşıma çıksın.
Zehra ve Setterhan'ın bir yanları kırık kalacak ama ihtimal bir kafiye tutturabilmişlerdir. Hem tuttursunlardan bizim de bir okuduğumuz roman da mutlu bitsin
Güzel bir seriydi. Son kitabındaki karmaşalar bazen yorsada sevdiğim bir seri oldu. 6. Kitapta aksiyon tavan! Ateş gibi seven birini anca kitaplarda görürüz zaten ben diyim
Gençliğiyle ve güzelliğiyle dikkat çeken Dorian, ressam arkadaşı Basil'in modelliğini yapmaktadır. Basil, onu Henry ile tanıştırdıktan sonra Dorian'ın hayata karşı bakışı değişir. Henry'nin verdiği bir kitaptan çok etkilenir. Sadece hayattan zevk almanın peşine düşer. Sibly'nin intiharından sonra Basil'in çizdiği portresine yaptığı iyilik ve kötülüklerin yansıdığını fark eder. Çünkü Sibly'nin intiharına onun sebep olması tablodaki o çok güzel yüzü çirkinleştirmiştir. Portresi çizilirken ettiği dua gerçekleşmiştir. "Keşke hep bu tablodaki gibi kalsam!" Seneler boyunca yaptığı kötülükler tabloya yansır ancak Dorianda ne bir çirkinlik ne de bir yaşlanma belirtisi vardır. Tablosunu yaptığı için Basil'i suçlayan Dorian, bir gün onu öldürür. Sibly'nin abisinin onu öldürmek için peşine düşmesiyle işler daha çok sarpa sarar. Adamdan kurtulsa da günahlarının yüklerini taşıyamaz hale gelir. Tabloyu yok etmeye karar verir. Tabloya sapladığı bıçak adeta büyüyü bozar. Bıçak Dorian'a saplanmış olur, o an oracıkta ölür ve tablodaki tüm çirkinlik kendi vücuduna sirayet eder. Tanınamaz bir hale gelir. Onu öldüğü yerde bulanlar bile üzerinde eşyalar sayesinde tanırlar.
Kitaptan beklentim biraz farklıydı o yüzden bazı noktalarda çok şaşırdım bazen de çok sinirlendim. Sanırım ben Dorian'ı ahlaki olarak daha farklı bir boyutta canlandırmıştım gözümde. Okurken bazı cümleleri sosyolojik bir tespit içerdiği kanısıyla tekrar tekrar okuyup düşündüm, bu açıdan zevkliydi. Ancak bazı konuşmaları okurken çok zorlandım. Nedense hep dış görünüşün yanılgısına kapılıyoruz. Güzel biri kötü olamazmış, yakışıklı bir adamın yaptıkları aklanabilirmiş gibi. Uzun süre önce tanıştığımız birini tanıdığımızı sanmak gibi. Özellikle üst sınıf olarak adlandırılan kesimin bencillikleri, hayatlarını