Havva’yı takip etti tabi ki meyveyi yedi. Meyve Ademin üzerinde garip bir etki bıraktı. Gözleri, Havva’nınkiler ve benimkiler gibi parlamadı. Narı yutmakta zorlanıyormuş gibi yutkundu. Tadı acıymış gibi gözlerini kırpıştırdı. “ee?” diye sordu Havva. “Görüyor musun? Anlıyor musun artık?” “Ah! tabi ki anladım.” Meyveyi yere fırlattı. “Beni kandırdın. Bu ölümcül günahı işlemem için beni baştan çıkardın. Şimdi ben de Her şeye gücü yeten’nin gazabına uğrayacağım. “ Havva’nın gözleri kısıldı. “Ne öğrendin? Eşit olduğumuzu, bir bütünün uyum içinde yaşaması gereken iki yarısı olduğumuzu mu? Bu dünyanın bir parçası olduğumuzu ve bizi beslediği için değer vermemiz gerektiğini mi? Sorgulamak ve Bilgeliğe kavuşmak, bir gün bizzat tanrılar olarak yaşayabilmek için aklımızı kullanmamız gerektiğini mi?
Sensin beni en onulmaz yerimden vuran, Fakat sensin yine boş ömrü dolduran... Bu çılgının senden başka muini var mı? Gitme... Beni senden başka kimse anlar mı? Gözlerimi sen ki başka bir ufka açtın... Neredesin ya?.. Neredesin ya?.. Ah neden kaçtın?.. Yapayalnızım... Etrafımda yok senden bir iz... Odam sessiz... Dışarlarda yağan kar sessiz... Bu geceler dayanılır gibi değil ki... Ey şimdi bu satırları okuyan bil ki: Istıraplar yüz katlı kış gecelerinde... Fakat kızgın yanardağlar çıksa bağrımda, Senin için ben her derde katlanırım da Derim ki: "Bu gecelerin ızdırabiyle, Ben ağlasam, harap olsam, çıldırsam bile; Sen ateşli vücudunla ısınan rahat, Yatağında bir rahibe saffetiyle yat... Yat ve uyu!.. Bu tatlı kış gecelerinde..."
Sayfa 71 - Yapı Kredi Yayınları, 53. Baskı
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Mutlu Köpek
Ah, ben hayvanları çok severim. Bütün canlı mahlukları, hayatı, güzelliği, saadeti severim. Bahtiyar bir köpek bile benim içimi sevinçle dolduruyor. Ben karanlık şeylerden bahsetmek için dünyaya gelmemişim. İçim tatlı, sıcak, neşeli şeyler anlatmak isteğiyle yanıyor. Hele cümle âlem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!
Kitap Alıntısı
- Peki, fakat neyi değiştirebileceğini ümid ediyorsun, diyerek kabul etti. Bezgin ve usanmış gibiydi; bu, beni, her şeyden çok ezdi. Dakikalar geçiyor, ben şaşkın ve perişan bir halde susuyordum. O ise... Ona baktım: Güzel dudakları titriyor, gözlerinde yaşlar toplanıyordu. Bunları gördükten sonra nasıl olur da ısrardan vazgeçebilirdim: - Bize yazık değil mi? Bak, sen de ağlıyorsun. Biz birbirimiz için yaratılmışız ve birbirimizi bulduk. Sonra bütün ömrümüzce hep böyle ağlarız, nedamet bizi harab eder, dedim. Birdenbire gene hırçınlaştı: - Siz kendinizi ne zannediyorsunuz, bu kadar gurura sebep ne, buna cevap verebilir misiniz, hem ben ağlamıyorum ki... Bunu söylerken gene ağlıyordu Birdenbire her şeyi anladığımı zannederek: - Ah, dedim; sen korkağın birisin: Senin aşkı kabul edecek cesaretin yok. Gözlerindeki yaşlara rağmen, küçümseyen bir gülüşle: - Böyle mi zannediyorsun, dedi: Peki, ya asıl korkak sensin dersem, asıl korkak sensin dersem ne diyebilirsin? Ve kendinden emîn bir eda ile devam etti: ** - Asıl korkak sensin: Aşktan bahsediyor sonra da aşktan kaçıyorsun; saadet diye çırpınıyor, fakat saadetin ne zalim, ne ezici bir şey olduğunu sezer sezmez, onu parçalamak, lokma lokma eritmek istiyorsun. En büyük saadet en az sürendir, daha doğrusu saadet sadece bir andır; onu kuvvetli olan ebedileştirir, zayıflar ise bölmek, günlere, aylara serpe serpe eritmek, ondan kurtulmak isterler. Bugün bizim değil mi? Bugünü hangi kuvvet bizden söküp alabilir? Fakat eğer yarın da beraber olursak, ya bu günü feda edeceğiz veya yarını tadamayacağız. Sen bunu anlamak istemiyor, bu günün hakimiyetinden, bana sahip olarak, beni kurban vererek kurtulmak istiyorsun. Daha şimdiden, oturalım, konuşalım, demeğe başladın. İstediğin
Sayfa 50·Kitabı okuyor
Sanki bin yıl yaşadım, o kadar çok anım var. Tüm çekmecelerinin içinde bilançolar, Küçük aşk mektupları, şiir ve romans dolu, Tutam tutam saç yüklü, kocaman bir eşya bu, Ki daha az sır saklar kederli belleğimden. Bu bir ehram, sınırsız büyüklükte bir mahzen, Fukara kabri, ne çok ölüsü var içinde. - Ben ayın tiksindiği bir mezarlığım işte, Orda azaplar gibi sürünür uzun kurtlar, Aziz ölülerime durmadan saldırırlar. Solmuş güllerle dolu eski bir odayım ben, İçinde abur cubur, hepsi modası geçen, Ah eden pasteller ve sararmış Boucher’ler var, Yapyalnız, boş şişeden bir kokuyu solurlar. Denk değil eğri güne hiçbir şey uzunlukta, Yılların lapa lapa yağan karı altında, Sıkıntı, meyvesidir donuk meraksızlığın, Orantısını sağlar hep ölümsüz kalmanın. - Sen hiçbir şey değilsin artık, ey canlı madde! Bir dehşetin sardığı o taşın ötesinde, Uyuklarken dibinde sis çökmüş bir Sahrâ’nın; Bir sfenks ki, meçhulü tasasız bir dünyanın, Hartada unutulmuş, yaban mizacı ile Sadece şarkı söyler batıp giden güneşe.
Ulan şunu birne yazsan sapık derler ne şiiri olm bu ne şiiri lan?
ama ben ne dedim bu şiirde soyunabilirsiniz tam tamına böyle söyledim değil mi aklınıza geldiyse korkmayın üşümezsiniz balık etinize de iyi gelir, havalanırsınız şöyle bir hem kimsecikler görmez ben hariç benim yüreğim de ah bir temiz bir temiz şeytan kulağına kurşun sormayın hani ha şöyle sütyenler fora siyahına bayıldığım ağ çoraplar dantelli külotlar yalnız aman ha dikkat yanlış anlaşılmasın bu çağrı gül gibi bayanlara (Söz aramızda, ne zaman güzel bir kadın soyunsa, bir şiiri görür gibi olurum yeryüzünün bu tarafında. Arınan, saydamlaşan, yorgunluğunu atan, kımıl kımıl bir şiiri Anlarım ki, günün birinde duvarlar terleyecektir, aralık kapılar, güngörmez pencereler, sırı dökülmüş boy aynaları Ne zaman bir güzel soyunsa, koşar denize bakarım. Dalgaların bir irmağa dönüşmesi olur ilk gördüğüm. Belli ki, yüzyıllardır bu böyledir.)
Sayfa 55·Kitabı okudu
Alıntı