7/10
·128 syf.··
2026 3. kitabı
Anne Frank Sendromu #okudumbitti Bugün sizlere Anne Frank Sendromu hakkında, okurken sık sık durup kendime baktığım bir kitaptan söz etmek istiyorum. Bu kitap, Anne Frank’i yalnızca tarihin trajik bir figürü olarak ele almıyor. Onu, baskı altında kaldığında hayatta kalmak için kendinden vazgeçmek zorunda kalan herkesin sembolü hâline getiriyor. Okurken şunu çok net hissediyorsunuz: Anlatılan şey sadece geçmişte yaşanmış bir dram değil; bugün hâlâ milyonlarca insanın sessizce taşıdığı bir ruh hâli. Yazar, “sahte benlik” meselesini didaktik bir dille anlatmıyor. Aksine, psikoloji, sosyoloji ve edebiyat arasında doğal bir köprü kurarak ilerliyor. Erikson’un kimlik kuramlarından Milgram’ın itaat deneylerine, Kafka’nın sıkışmış karakterlerinden Orwell’in gözetlenen dünyasına kadar uzanan bu yolculuk, kitabı akademik olmaktan çıkarıp oldukça insani bir yere taşıyor. Okur olarak kendinizi bir ders kitabının değil, derin bir içsel sorgulamanın içinde buluyorsunuz. Beni en çok etkileyen nokta şu oldu: Bu kitap yalnızca “neden böyleyiz?” sorusunu sormakla kalmıyor, aynı zamanda “nasıl bu hâle geldik?” sorusunu da cesurca masaya yatırıyor. Aile içinde susmayı öğrenen çocuklar, toplum baskısıyla kimliğini törpüleyen yetişkinler, dışlanmamak için maskeler takan bireyler… Hepsi fazlasıyla tanıdık. Hatta yer yer rahatsız edici derecede tanıdık. Kitap boyunca sık sık şunu düşündüm: Belki de taşıdığımız en ağır yük, başkalarının beklentilerine uyum sağlamak için kendimize anlattığımız yalanlar. Ve belki de iyileşme, tam olarak bu yalanları fark etmekle başlıyor. Kısa ama yoğun bir kitap. Okuması kolay, etkisi ise uzun süre devam ediyor. Özellikle ailelere, eğitimcilere ve psikolojiyle ilgilenenlere; ama en çok da “Ben ne zaman kendim olmaktan vazgeçtim?” diye düşünen herkese
Anne Frank SendromuAdem Özbay · Az Kitap · 20257 okunma
GÜZELLİK DÜNYAYI KURTARACAK
Puan vermedi·
Güzellik dünyayı kurtaracak. Bu söz, Dostoyevski’nin Budala romanında Prens Mişkin’in ağzından dökülür ve insan ruhunun derinliklerine inen bir çağrıdır. Mişkin’in saflığı ve içtenliği, toplumun ikiyüzlülüğüyle çarpışırken, bu söz bir umut ışığı gibi parlıyorr. Hepimizin hayatında o soruyu kendimize sormuşuzdur: İyi insan olmak ne demek? Gerçekten içimizden geldiği gibi, saf bir şekilde iyi mi olmamız gerekiyor, yoksa toplumun, çevremizin dayattığı şekilde hayatta kalmak için daha stratejik olmalı mıyız? Bu soruları kafamızda çırpındıkça, bir yanda Dostoyevski’nin Budala karakteri, diğer yanda Nietzsche’nin “üst insan”ı, Machiavelli’nin Prens’i ve Jung’un arketipleri duruyor. Her biri kendi dünyasında farklı cevaplar sunuyor, ama asıl soru şu: Gerçekten iyi olmayı başarabilir miyiz, yoksa bu bir yanılsama mı? İyi insan, saf ruhlu biri mi olmalı, yoksa gerçek gücü elde etmek için arada kalmış, hesap yapabilen biri mi? Budala romanı, bu soruya doğrudan bir yanıt sunmasa da, Prens Mişkin karakteri üzerinden bir tür sorgulama başlatıyor. Mişkin, saf, masum, ama aynı zamanda dünyaya uyumsuz. Dostoyevski’nin yazdığı bu figür, bize bir yandan ahlaki iyiliğin gerçek anlamını sorgulatıyor, diğer yandan da iyiliğin, içsel huzurun ve toplumun beklentilerinin çatışmasının ne kadar tehlikeli bir denklem olduğunu gösteriyor. Ama hemen bir adım geri gidelim. Platon, Devlet adlı eserinde adaletin en yüksek erdem olduğunu savunmuştu. O zaman adalet, saf ve tartışmasız bir şekilde doğru olandır, değil mi? Peki, Prens Mişkin’i bu bakış açısıyla değerlendirdiğimizde, iyiliği ve masumiyeti bu kadar yücelten bir toplumun ne kadar sağlıklı olduğu üzerine ciddi şüphelerimiz oluşmaya başlıyor. Machiavelli’nin Prens’inde, politik liderliğin doğasına dair net bir bakış açısı var: Güç,
Edebiyat
BudalaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201231,6bin okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
10/10
·191 syf.··
Beğendi
·
2023 4. kitabı
·
73 günde okudu
·
Okunma: 19 Nisan 2023 01:10
Yazabileceğim her bir cümle eksik kalacak diye korkuyorum. Dilim döndüğünce dönüp baktığımda bir kaç hatırlatma, yönümü kaybettiğimde bir pusula şurada dursun diye bunu yazmaktayım. Merhaba. Merhaba. MERHABAAA! Torino atının neyi ifade ettiğini artık biliyorsun. Rimbaud’un kaçış arzusunu, Rousseau’nun gündüz düşlerini, Kiniklerin hiçbir yerde kök salmamasını, maddi olanın değişken, göreceli, aldatıcı olduğunu, bedenin kılıf hakikatin ise ruhta, fikirde ve zihinde gizli olduğunu öğrendin. Azla yetinmenin dikkat etmek olduğunu, zaruri olan dışında hiç bir şeyi kabul etmemenin daha ağır, zor ve zahmetli olduğunu, sivil itaatsizlik ile Gandinin mistik duruşunu, şiddetin topyekün kolektif reddini (satyagraha), şiddeti reddetmenin şiddeti mahcup ettiğini, kendine hakim olma ustalığını, yani; bütün varlıklara karşı eksiksiz bir sevgi beslemenin ve şiddete başvurmama koşulu (ahimsa) olduğunu, mülkiyetsizliğin (aparigraha) anlamını; yani temel ihtiyaçlar dışında lüks içinde yaşamanın komşunu sömürme anlamına geldiğini öğrendin. Gandinin tuz yürüyüşünü, özgürlük mücadelesini, dünyevi zevklerden uzak yaşantısını, beslenme biçimini de öğrendin. Yürümenin bir olma hali olduğunu öğrendin. Hızzı reddet. Toprağın bir enerji kaynağı olduğunu, tabiatta gerçekleştirdiği dönüşümü biliyorsun artık. Aynı zamanda ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğunu, nesnelere sahip olmanın bir illüzyon olduğunu lütfen yeniden okumadan zaten farkında ol. Kanaatkar olmak ile tutumlu olmanın farkını; nesnelere tutunmamak gerektiğini, kanaatkar yaşamayı ve zenginliğin yokluk hissetmemek olduğunu hatırla. Hac yolculuklarının ne anlama geldiğini, dünyanın gelip geçici bir barınak olduğunu, İsa’nın müritlerine her şeyi ardından bırakarak fani olandan vazgeçmeyi salık verdiğini, Muhammedin ise en günahkarımıza
Yürümenin FelsefesiFrédéric Gros · Kolektif Kitap · 20209,1bin okunma
Caner Akbulut "Buda" kitabının təhlili.
8/10
·274 syf.·
2022 9. kitabı
Caner Akbulut "Buda" kitabının təhlili. Störigin "Antik Dövr Fəlsəfəsi - Hint , Çin , Yunan" adlı əsərini oxuduqda Hint fəlsəfəsi hissəsinin bir bölümündə Budadan və onun fəlsəfəsindən bəhs edildiyini gördüm.Ayrıca üzərində durulası olduğunu düşündüyümdən əlimdə bu mövzuda yazılmış kitablardan biri olan Caner Akbulutun müəllifi olduğu "Buda" kitabını oxumağa başladım. Kitab təkcə Buda və onun fəlsəfəsindən deyil eyni zamanda Hint tarixindən , Budanın yaşadığı dövrdəki Hint mənzərəsi , Hinduizm və Brahmanizmdən də səhifələrcə bəhs edir. Sadəcə özüm üçün yazdığım bu təhlilimdə gələcək illərdə bilgilərimi təkrarlamaq adına bəhsi keçən mövzuları tək tək ələ almaq istəyirəm. Hint tarixindən bəhs etməyəcəm çünki bu hissə maraq sahəm deyildi , bir başa Hint toplumu və düşüncəsindən başlayacağam. Proto-Dravid xalqının M.Ö 3 - 2 minilliklərdə İndus yerləşməsiylə təməli atılan Harappa-Mohenjadaro mədəniyyəti zamanla hint fəlsəfəsinin təməlini yaratmağa başladı.Zamanla Aryanların M.Ö 9 minillikdə Vedalara çevrilən dini ilə tamamlanmanın yarandığını və köklərin salındıgını deyə bilərik.Brahmana yəni Tanrı Brahmanın ağzından yaradılan rahiplərə olan dərin hörmət isə Brahmanizi yaratmışdır.Onlar həm də Vedaları qorumaqla hökmlü idilər.Daha sonra Atmanla Brahmanın birləşib , tanrının insanla , nəfsiylə birləşdiyinə inan Uphanişadların doğuşunu görürük.Bunların da içindən yaranan Vişnuizm və Şivaizm isə yaranıb Brahmanizmlə birləşmişdir.Yəni görününür ki , bu fəlsəfə və ya inanc zamanla ayrılıqlara düşübsə belə birləşmələr yaşanıb.Ahimsa prinsibinin xüsusi önəmə sahib olduğu bu coğrafyada bir Ghandinin yetişməsi isə hər halda təsadüf deyildi.Əsas qanunları tənasüh (reinkarnasiya) və kast sistemine olan inanc olan Hinduizmdən bəhs edildikdən sonra isə Budanın həyatına keçid edilir.M.Ö
Felsefe
BudaCaner Akbulut · Lilith Yayınevi · 201916 okunma
Fikir işçisi değil, Fikir ustası!
10/10
·339 syf.··
Beğendi
·
2021 19. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 07 Mart 2021 19:32
Cemil Meriç için ülkemizin gelmiş geçmiş en entellektüel insanıdır desem yanılmış olmam sanırım. (İlk defa ismini Lisedeki edebiyat öğretmenimden duymuştum, ondan çok bahsederdi derslerde ama kitabını alıp okumak yıllar sonrasına kısmet oldu.) Cemil Meriç ise kendini ‘fırsat yoksulu’, ‘fikir işçisi’, ‘Lenin’den çok Gandi’ye yakın’, ne sağcı ne solcu bir insan olarak tanımlıyor. Özgeçmişini de bu kitapta bulabileceğiniz yazarın kitap dostu olduğunu, gözlerini kaybetmesine rağmen okumayı ve yazmayı hiç bırakmadığını söyleyebilirim; hatta bunları insanlarla vakit geçirmekten daha çok sevdiğini düşündürttü cümleleri bana nedense. Öyle çok bahsediyor ki kitaplardan, okumanın öneminden, diyor ki: “ Kitap zekayı kibarlaştırır. Hassasiyetimizle düşüncemizi ancak kendi içimizde, zihni hayatımızın derinliklerinde geliştirebiliriz.” Fransızcayı mükemmel okuyup yazan yazar, hayatının büyük bölümünde büyük çabalar göstererek çeviriler yapmış. Tercüme konusuna da değiniyor kitapta; “Tercüme bir fetihtir, yalnız dili değil, düşünce ve hassasiyetin girift dünyasını da zenginleştiren bir fetih.” Bunların dışında ayrımlarını yaptığı, karşılaştırdığı, eleştirdiği bir çok kavram var; batı-doğu, sağ-sol, nesir-nazım. Kendini ukala olarak görse de Batı medeniyetini eleştirmekten geri durmuyor. Fransız diline ve kültürüne öyle hakim öyle içselleştirmiş ki sadece o ülkenin yazarlarını şairlerini değil devlet adamlarını, askerlerini, sosyologlarını, aydın kesimin tamamını biliyor. Sadece Fransanın değil; aslında bütün Avrupa’nın, Rusya’nın edebiyatına, yazarlarına hakim. Kitapta o kadar çok ismini bilmediğim edebiyatçılardan bahsetti ki, bazılarının zaten eserleri Türkçeye çevrilmemiş. Bu kadar bilgi birikiminin olması, bunları içselleştirmiş olması ama Batıya hayran olmaması öyle takdire
Bu ÜlkeCemil Meriç · İletişim Yayınları · 202425,4bin okunma