Allahu Azîmüşşân, Âdem aleyhisselâmı yarattıktan sonra Havva anamızı onun kaburga kemiğinden halk ve îcâd etmiştir. Kadın-erkek arasındaki tabiî meclûbiyetin sırrı bu halk sırrında mündemiçtir. Kadının erkeğe muhabbet ve arzusu bir parçanın âid olduğu bütüne veya bir varlığın vatan-ı aslîsine muhabbeti gibidir. Erkeğin kadına meclûbiyeti ise, bir şeyin kendinden husûle gelen bir parçaya düşkünlüğü gibidir.
Alıntı
Dîn-i Celîl-i İslâm'da hiç mechul yoktur. Yalnız ne vardır ki saltanat-ı ilâhîdeki bu dersler ancak manevî bülûğa ermiş, îmân-ı zevkîye çıkmış, harem-i hümâyûn-ı ilâhîye dâhil olmuş nedîmân-ı ilâhîye malûmdur. Pekiyi, bu saltanat-ı ilâhiyye mechul mü kalacak? Hayır! Efendim, herkes şimdi anlasaydı olmaz mıydı? Yine hayır! Zira ilkmektebin birinci sınıfında okuyan bir çocuğa bir muallim çift meçhullü bir cebir muadelesi veya bir kimya muadelesi yaptırmaya kalksa müfettiş derhal tekdîr eder: «Çocuğun bu sınıfa âid müfredat programındaki dersini okut, çocuğun zekâsını körleteceksin» der. Saltanat-ı ilâhînin dersleri de böyle sınıf sınıfdır. Nitekim lisân-ı dinde (Yü'minûne bilgaybi): «Gayba îmân ederler...» denilmiş. Ba'zıları buradaki gaybı (Allah'a îman) diye tefsîr etmişlerse de öyle değildir. Allah, gayb değildir. Allah'ın saltanatı gaybdır.
Sayfa 455 - Yaylacık Matbaası 1984 Baskısı·Kitabı okuyor
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Elbet değil nasibi mezellet kadınlığın, Elbet değil melekliğin ümmîdi zulm ü şer, Elbet sefîl olursa kadın, alçalır beşer. Lâkin bugün hep onlara âid yığın yığın Endîşeler, kederler,eziyetler,iğneler!
Sayfa 333·Kitabı okuyor
Edebiyat
We call this condition voluntaryism because the churches, deprived of state support, were compelled to maintain their mission of preaching and teaching on a voluntary basis. Anyone could accept or reject the gospel as they pleased. The state had nothing to do with it. The denominations had to win converts and raise funds without state aid.
...bütün bunlar mənim üçün uzaq, ağrılı-acılı xatirələr idi. Mən məhrum qaldıqlarımı, mənə aid olub məndən oğurlananları axtarırdım.
Sayfa 102·Kitabı okudu
"TİLKİ GÜNLÜĞÜ"YLE TANIŞMA ve AHMED BERKÎ...
(...) Tilki Günlüğü’nden ilk defa 1990 yılı ortalarında haberdar olduk. İBDA Mimarı, “Nokta” dergisine verdikleri ünlü mülakatta, bu isimli bir eser hazırladıklarını, “yüzyılımızın topoğrafya haritası”nı çıkaracaklarını belirtmişlerdi. Yâni, yüzyılımıza âit herkesin ve her şeyin hâlinin hakikatin hakikatine göre izahını yapacak, eğrisini doğrusunu gösterecek bir eser… Bu yönlü bir beklenti içine girmiştik. 1991 yılının Eylül ayında KİP Lokalinde verilen bir resepsiyonla Tilki Günlüğü’nün birinci cildi okuyucu karşısına çıkınca, doğrusunu isterseniz, neye uğradığımızı bilemedik. Ben, neler hayâl etmiştim, tam olarak söyleyemem ama, herhâlde eseri görünce, zavallı hâlimin nasıl tuzla buz olduğunu tahmin edersiniz… Büyük bir heyecanla elime aldım, okumaya çalıştım. Ama bu Türkçe değil mi? Türkçe… O hâlde neden ilk sayfasıyla son sayfası arasında -biraz mübalağayla- tek kelimesini olsun anlayamıyorum? Daha önce gördüğüm hiçbir esere benzemiyordu da ondan… İBDA Mimarı’nın sözleriyle ilk karşılaştığım daha genç bir yaşımı hatırlıyorum: “Allah’ım, bu insan sözü olamaz!..” Böyle aşırı bir şaşkınlık geçiriyordum. Neyse ki, bazı tevafuklar imdadıma yetişti ve eseri benim için -anlamasam bile- olağanüstü cazib kılmaya yetti. **Tilki Günlüğü’nde beni ilk sarsan şey, tarihler oldu. Niçin 17 Ağustos 1990 tarihinde başlıyordu? Bu tarihin benim için özel bir anlamı olmasıyla bir ilgisi var mıydı? Hani Faust’ta Faust ile Margarit’in karşılaşma sahneleri vardır ya; daha doğrusu Faust’un Margarit’i görme sahnesi… Tutulma, çarpılma, sendeleme; öyle bir şey… Öyle bir şey uyandırdı bu tarih bende; ve ardı sıra başka tarihler… Bilirsiniz, Tilki Günlüğü’nün birinci cildi 17 Ağustos 1990 tarihinden başlar ve tarih olarak iki yönde ilerler: Birincisi, geriye doğru, bazen 1983’e
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 9, Nisan 1998), DANTE'NİN YOLCULUĞU -II- (İlâhî Komedyadan Tilki Günlüğüne)
Akademya Yazıları